24 Ağustos 2011 Çarşamba

Eski Mısır Ve Elektrik

Öncelikle merhaba daşşağına terayağı sürdüklerim.
Konumuz elektirik hani şu Edison yavşağının bulduğu söylenen elektrik var ya ha işte o.Öncelikle fikirleriniz olgunlaşsın diye sizinle bir video paylaşacağım.
Şimdi en azından aklınızda bir fikir oluşmuş olur.Şimdi bizim sahte insanlıımız zanneder ki elektirik 19. asırda bulunda yok öyle bişey.Olayı açıklayayım.Bir İngiliz araştırmacı elinde şarabıyla büyük piramidin içinde demlenirken birden şişeden kıvılcımlar çıktı ve şişe bir dinamo gibi dönmeye başladı.Başlarda bu daşşağı 2 kilo gelen amcamız çok şaşırdı ama sonradan farketti ki kazın ayağı öyle değil.Bu piramitler elektirik yayıyor.Nası yani diyorsunuz şimdi içinizden.Öyle demenize gerek yok amk.Belki bilirsiniz piramitler genelde Nil yakınına inşa edilmiştir.Hiç sorgulamadınız mı acaba neden diye?Ben çok sorguladım daşşağına tereyağı sürdüklerim ve bir gün bir video ( İ.Ü mühendislik 2009 mezunları yanılmıyorsam hazırlamıştı.) izledim.Şok olmamak elde değildi resmen.Öğrendim ki bu piramitlerin altında şöyle kalkerden tabakalar var ve tabi nil nehrinin güzelgahındada.Şimdi diyeceksiniz elektirk ne alaka ? Hemen oraya geliyorum amsızla sürüsü.Şöyle bi alaka var eğer siz suyu yüksek bir debide kalkerli bir tabakadan geçirirseniz bingo elektirk enerjisi elde edeceksiniz.Şimdi diceksiniz iyi de amına goyim Mısır'da kablo mablo bulmamışlar nasıl ilettiler elektriği ona da cevabımız hazır.
Şimdi öncelikle şunu bilmeniz lazım bugün ki piramitler ile o zaman ki piramit pek benzer değil.Neden derseniz Yeni Kahire'nin inşsasında o piramitlerin dış yüzeyindeki kaya tabaaksı sökülüyor ve tabii piramidin tepesindeki altın uçta.
http://www.egiptomania.com/geografia/imagen/kefren.jpg bu resimde gördüğümüz gibi aslında piramitte 2. bir tabaka daha var.
/instamatic0711/instamatic071100051/2065569-macro-shoot-of-one-dollar-pyramid-and-all-seeing-eye.jpg buda aslında pramidin orjinal hali.Evett sevinin daşşaksızlar bu 1 dolar bildiniz. ( Allah Allah 1 Dolarda Gizenin ne işi var !!! )
Kablosuz elektrik iletme teknolojisi diye bir şey var duydunuz mu hiç ?
Chip amcada ki bu videoyu izleyin mümkün mü anlarsınız.Zaten öncelikle modern dünyada kullanan ilk daşşaksız Nicola Tesla Amcamız.
Birde Bonus olarak size bu konu ile ilgili bir video alın bakın daşşaksız kardeşlerim
Şimdi video da tonla ayrıntı var ama benim dikkatimi çeken olgu İskenderiye Feneri.70 Km tam İskenderiye Feneri'nin menzili.Şimdi diyeceksiniz daşşaksızlar 70 km falan filan ne ayaksın diye de söyleyeyim hemen hiç bir yanıcı madde ile 70 km'den görünecek bir ışık yayamazsınız.Bu fiziksel olarak imkansız bir olgudur.Peki kablosuz olarak nasıl bu kadar yüksek bir enerji transfer edilir? Cevabı İskenderiye Feneri'nin şeklinde gizli.
Neye benziyor sizce daşşağına terayağı sürdüklerim ? Ben söyleyeyim devasa bir alıcı. ( Not: Bu fener 135 Metre.Yani yaklaşık olarak 50 katlı bir bina büyüklüğünde.) Şimdi herşeyi yanyana koyduğunuz da anladınız mı herşeyi.
Özet geçiyorum : Şimdi Hadisi vereyim. '' Kıyamet alametlerinden biri de, yalın ayak, çıplak, yoksul koyun-keçi çobanlarının binaları yükseltmekte birbirleriyle yarış ettiklerini ve böbürlendiklerini görmendir.” (Buhari, Fiten: 25; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/313) ''
İllimunati etiketli sikkonun yazılarını okuyanlar bilir bu illimunatici amcaların negatif enerjiyi nasıl oluşturmaya ve yaymaya çalıştıklarını hadisle ve anlattığım konuyla örtüştü mü ? Başka bir yazıda görüşürüz yakında yazarım sanırsam yeni yazıyı.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

.............

Bir Şubat günündeyim.Karların yavaş yavaş erimekte olduğu ve benide yavaş yavaş eritmekte olduğu bir şubat günü.
Tam diyorum bir yıl önce bir şubat günü aniden çıkagelmiştin hayatıma , aniden ruhumu bedenimden ayırmıştın sessizce.
Cümlenin başındaki heyecan , paragrafın sonundaki acı gibiydi herşey.Sessiz ve derinlere işleyen.
Herşey zaten bir oyun değil miydi ? Varolanlar, varolmaya çalışanlar ve sen bir oyun değil miydi bunların hepsi.Gelişin gibi gidişinde olamış mıydı aniden,bir şubat günü ansızın gitmemişydin ? Bırakmamış mıydın
Beni şubat ateşinde yanarken. Ama ağlamamıştım yedirememiştim gözyaşlarını kendime.Dökülmemişti iki damla gözyaşı gözlerimden ama yüreğimin gözlerinde nehirler akmıştı
her an , her saniye isyanlar çekmişti Allah'a neden ben diye.
Biliyordum sende gidecektin tüm sevdiklerim , sevecek olduklarım gibi.Sen gitmesen bile azrail alıp götürecekti seni bende.Ne de olsa kıyamet günü* terketmişti beni sevdiklerim,
bir kıyamet günü* kalmıştım yapayalnız tek başıma.Tektim dünyada o kıyamet günü yaşamı 11 geçe ölüme 20 kala.Sende onlar gibiydin sende.Ansızın sevdirmiştin kendini ve ansızın kaybolmuştun ellerimden.
Onlar beni Ağustos soğuğunda dondurmayı başarırken sen beni yakabilmiştin şubat sıcağında tek başına.

Bir Ağustos günü.Saat 03.02*.Gökkubbenden yıldızlar dökülmeye başlamıştı bedenime.Nerden bilirdim çocuk yüreğimle sevdiklerimi tek bir gecede kaybedeceğimi ? Nerden
bilirdim yüreğimin bu kadar kırılgan olacağını ömrümce.Camdan bir kalp bırakmıştı Ağustosun 17'si bedenimde , almıştı sevdiklerimi benden hiç sormadan.Hiç bir zaman açmamıştım yüreğimi kimselere ve kimselere
dokundurmamıştım ruhumu kırılır diye. Ve Birgün sen geldin.Önce bedenime sonra ruhuma işleyiverdin.Ne kadar karşı koymak istesem de ne yapamadım , uzak tutamadım kendimden her dakika izin verdim daha çok
sahip olmana.Nerden bilirdim dokunduğun yeri tarumar edeceğini,nerden bilirdim beni bu kadar kırıp mahvedeceğini.Nerden bilirdim ruhumu yakacağını,kalbimini un ufak edeceğini.Sadece sevmiştim ben seni.Haketmemiştim
bu kadar şiddeti,acıyı,üzüntüyü,mahvoluşu.Söylesene neydi günahım benim ? Neydi O Ağustos gecesini bana yaşatma sebebin?
Biliyorum Hiç cevap vermeyeceksin bana , hep susacaksın bir lal gibi.Bakışlarınla gene bedenimi dağlayacak , her gördüğümde seni kahrolacağım içten içe.

Yine hayat O Ağustos gecesinin sabahı gibi.
Birinde Ailemi Kaybettim Birinde SENİ....

10 Haziran 2011 Cuma

Başkanlık Sistemi Üzerine Hafif Bir Yorum

Başkanlık sistemi;Belli bir siyasi disiplinin var olmadığı ülkelerde ( Ki Buna Tek Örnek Vardır O da Abd'dir ) uygulanan kuvvetler ayrılığının kesin bir biçimde uygulandığı ama genel olarak yürütmenin diğer kuvvetlerden daha güçlü olduğu bir sistemdir.
Son dönemde oluşan '' Başkanlık Sistemi '' tartışması genel olarak Türkiye gibi siyasi disiplinin yüksek olduğu ülkere uygulanamaz denebilir.Bunu belli başlı şıklar altında açıklamaya çalışacağım.
- Uygulamanın en iyi görüldüğü ülkede ( ABD ) siyasi açıdın herhangi bir akım kuvvetli değildir.Genelde Neo-Liberal politikalar uygulanmaktadır.Yani Cumhuriyeçi Parti ile Demokrat Parti arasında siyasi söylem,tavır,uygulama,ideoloji arasında pek bir fark bulunmamaktadır.Türkiye ve Avrupa'da bir çok farklı siyasi akımın oluşu bu sistemi Türkiye açısından işlevsiz hale getirmektedir.
- Türkiye gibi sounlu ülkelerde '' Başkanlık Sistemi '' uç fraksiyonları saha dışına çıkaracağı için radikalleşmeyi arttıracaktır.Burada Mhp,Bdp ve Sp Gibi belli başlı bir oy oranı sahip ama asla %50 oy alamayacak partiler çözümü sokaklarda arayacaktır.
- '' Başkanlık Sistemi '' mevcut siyasi geleneğide bitirecektir.Çünkü bu sistemde temel olarak Türkiye'de iki blok oluşturacaktır.Oyların % 35'ne sahip bir Sol Blok ve Oyların %65'ine sahip bir Sağ Blok.Bu durum fikirler arasındaki çatışmayı daha da arttıracak ve insanları kesin çizgilerle ayıracaktır.
Temel Olarak Şimdilik Bu Sistem Üzerinde Söyleyebileceğim Bu Kadar.Başka Bi Yazıda Görüşmek Dileğiyle

1 Kasım 2009 Pazar

Gidecek Yerim Yok

SABAH sabah bizim Uğur Ergan aradı, Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği ile konuşmuş.Uğur "Abi Başbakan’ın ’çek git’ ikazı üzerine BM Mülteci Yüksek Komiserliği ile görüştüm. Türkiye’den kovulma haberini gösterirsen seni mülteci kabul edecekler. Ama bir de işkence-mişkence gibi, darp izi var mı diye soruyorlar..." dedi.Uğur’a "var" dedim.*Aslında gidecek yerim yok.Ben başka hiçbir ülkeyi sevmedim.Bu yurdun taşını, toprağını, sulaklarını, denizlerini, ırmaklarını, yaylalarını, kedilerini, kirpilerini sevdim, tanıksınız.Bir dal kesildiğinde yanarım..Ama orman alanını kaçak ev yapan, bana "Bu ülkeden çek git" diyor. Bir yeşil alan yok edildiğinde çığlık attım, canım yandı, ormandaki bir vaşak öldürüldüğünde oturup ağladım.Ama ormanları "2-B arazisi" diye satmak isteyen Başbakan bana ve benim gibi düşünenlere "Çekin gidin" diyebiliyor.*Ben bu ülkeyi severim.Amerika’da okuyan kızlarım yok.Oğluma Washington’da iş vermediler. Kimse benim için yabancılara gidip "Delikten aşağı süpüreceğinize kullanın" da demedi, dedirtmedim.*Ben bu ülkeyi severim.Devrek 125’inci alayda askerliğimi yaptım.Nöbet tuttum.Mataramı parlattım, potinlerimi kaybettim.Askerlikten kaytarmak için rapor-mapor almadım.*Ama Başbakan "Çek git" diyor.Gidemem.Doğrusunu isterseniz bu toplumun göz göre göre dinimizi siyasete alet edenlerin peşine takılması, boşa giden yazılarım, o yalnız kalma duygusu... Bunların tümü canımı yaktı ve sevgili Uğur’a "Darp izi yok da, yürek yarası olur mu?" diye sordum.Olsa da, olmasa da... Benim gidecek başka bir yerim yok...

Bekir COŞKUN

23 Ağustos 2009 Pazar

Şehidim aslanım boşuna mı öldün...

Selam mehmetçik...
Tam yirmibeş yıl olmuş sen bu vatan için şehit düşeli...
Adını bilmiyorum ama “adsız kahraman” olduğundan değil, çünkü gerçekten adın kayıtlı değil...
25 yıl öncesinin gazetelerine baktım, o hain saldırıda bu vatanı koruyan ve korurken şehit düşenlerin adını aradım, bulamadım.
Sonra şehit düştüğün ordunun internet sitesine baktım, orada da adın yazmıyor.
Sadece senin değil, hiçbir şehidimizin adı yok...
Şehidin adı değil ş’si bile yok...
Aradım, taradım, bulamadım...
Anlaşılan uğruna şehit olduğun devlet de, ordu da seni hafızasından silmiş..
...
Senin adını nerede buldum biliyor musun?
İller İdaresi Genel Müdürlüğü’ne ait “Şehitlerimiz ve Gazilerimiz” internet sitesinde...
Anlayacağın İller İdaresi’nin şehidisin sen...
Bundan tam 25 yıl önce 15 Ağustos günü ölen iki şehidimizin ismi var sitede..
Biri Erzincanlı Süleyman Aydın; Eruh’ta şehit düşmüş.
Diğeri Aksaraylı Memiş Arıbaş; Şemdinli’de şehit düşmüş...
İkinizin de fotoğrafı yok, yerine birer gül konmuş...
Sahi hanginizsiniz düşmana ilk kurşunu atan?
Hanginizsiniz ilk vurulan?
...
Evet mehmetçik bugün şehit düştüğün o kanlı baskının yirmibeşinci yıldönümü.
Seni şehit eden teröristlerin yakınları bu günü “festival” olarak kutluyorlar Eruh’ta ve Şemdinli’de...
Seni şehit eden terör örgütünün sözde bayrakları ile sokaklarda halay çekip, zılgıt çekecekler...
İzinsiz değil ama!
Artık sokaklar onlara serbest.
Her şey onlara serbest.
Seni nasıl öldürdüklerini kutlayacak teröristler ve
yandaşları bugün.
Göbek atacak, halay çekecekler.
Cinayetlerinin yıldönümünü kutlayacak katiller.
Ama...
...Ama...
Zavallı ülkemde senin ne adını bilen var ne de mezarını bulup bir fatiha okuyacak insan...
...
Sen ilk şehidimizsin ama seni takip eden üç bin asker şehidimiz var.
Dile kolay üç bin Türk askeri.
Polislerimizi...
Öğretmenlerimizi...
Hemşirelerimizi...
Diğer memurlarımızı da ekleyince dört bin oluyor şehit sayımız...
Sahi ne için öldün sen ey adsız şehit?
Bugünü görmemek için mi...
Devletinin PKK ile masaya oturduğunu görmemek...
Bu suça ortak olmamak...
Bu acıya ortak olmamak için mi?..
...
Keşke biz de ölseydik de görmeseydik bu günleri
aslında biliyor musun?
Sen şehit olarak bir gün öldün.
Biz ülkemizin bölündüğünü görerek...
Hiçbir şey yapamayarak...
Etimizden her gün bir parçayı...
Ruhumuzdan bin parçayı...
Onurumuzdan kaç bin parçayı bırakarak yaşıyoruz...
Toprağın altına giremeyenler olarak yerin dibine
giriyoruz anlayacağın...
...
Biliyor musun peki adsız şehit, devleti idare edenler için sen artık sadece taraflardan birisin?
Onlar için şehit de bir, ölen terörist de...
Diyorlar ki bir şehit anası ile ölen bir teröristin anası birdir, ikisi de aynı acıyı çeker...
Anana bu kahpelik rolünü vermeye kalkanları görmedin iyi ki adsız şehit...
Senin ölmen yetmiyormuş gibi, bir de seni o teröristlerle bir tutuyorlar.
Utanmadan evlat acısından söz ediyorlar...
Söyle ey adsız şehit; hangisinin çocuğuyla birliktesin şimdi cennette?!
Söyle hangi politikacının, bürokratın, sözde aydının çocuğu yanında?!
Hiçbirini göremiyorsun değil mi...
Göremezsin çünkü onların çocukları değil şehit olan.
Evlat acısını bilmezler.
Onlar teröristin acısını hissediyorlar.
Şehidi değil teröristi evlat bellemişler.
Dolayısıyla senin ananla değil teröristin anasıyla görüşüyorlar.
Görüşüyorlar, gülüşüyorlar ve numaradan
ağlaşıyorlar...
...
Seni öldürme emrini veren teröristlerin başı Apo şu an hapiste...
Tüm devlet artık onun sözünü bekliyor...
Evet Apo’yu bekliyorlar.
Onun ne kadar önemli olduğundan, onunla anlaşmak gerektiğinden söz ediyorlar.
Senin katilinle barışmaktan söz ediyorlar.
Acıları söndürmekten...
...
Ama senin acını bilen yok ki şehit...
Senin acını umursayan yok ki şehit...
Sen cenaze törenlerinde hatırlanan, sonra unutulansın ey şehit...
Her bayramda, her kandilde, doğum gününde, ölüm gününde kim geliyor mezarının başına ey şehit?
Zavallı anandan, babandan, kardeşinden, eşinden, çocuğundan başkasını gördün mü başında sana dua ederken?
...
Ve onlar teröristlerle pazarlık ederlerken yeni yeni şehitler veriyoruz bir taraftan.
Son şehit Yusuf Tiryakioğlu.
Ordulu bir mehmetçik..
Onun da fotoğrafı yok.
8 Ağustos’ta şehit düşmüş.
Yani bir hafta önce...
Yani “açılım” yaparken bizimkiler, teröristler boş
durmuyor...
...
Evet adsız şehit...
Adsız kahraman...
Mehmetçik...
Sen öldün vatan bölünmesin diye...
Bu ülke de sana söz verdi kanın yerde kalmayacak diye...
Sen sözünü tuttun, sözün için canını verdin...
Ama kanın hâlâ yerde...
Evet şehidim aslanım boşuna mı öldün...

28 Mayıs 2009 Perşembe

Aşkın Sekizinci Parçası

AŞKIN SEKİZİNCİ PARÇASI
Zaman önemsiz, yirmi sekizlik şubatların tam ortası… Bir şey hatırlamak mümkün değil, henüz çok erken hafızanın oluşması. Her paragraf başı bir anı, her cümlenin sonu ise kalbi büken bir acı. İster miydim bilmiyorum, nerden bilebilirdim ki yazılmamış satırların ifade edeceği anlamları. İstemez miyim bilmiyorum, hem bir yolu bulunmadı ki geçmişin sırlarını yaşamanın. Devam ederdim…
Zaman önemli, sevdiklerim henüz başındaydı her şeyin. Ben ise yeni başlıyordum geleceğin şekillenmesinde etken olan şeylere. Kıyametin kopacağı söylenen zamanın yedi adım gerisinde ayrılmıştı büyüklerim. Tıpkı on iki yıl sonra ebediyen ayrılacakları gibi. Hayal gerçek karışmış bir biçimde hatırlıyorum. Altı ay çok yabancı bir yaşam içerisinde dolanmış durmuştum. Evet altı ay, çoğu düşlerin içerisinde olmasını istemediğim bir gerçeklikte bulunmuştum. Birçok zaman susmuş, birçok zaman durmuştum her şeye karşı. Bazen gülmüş, bazen de ağlamıştım insanlara karşı. Düşünmemiştim belki de, düşünmeyi düşlemiyordum henüz. Farkına varamamıştım belki de, farkındalık uzaklardaydı henüz. Devam ettim…
Yeniden başlıyordum sanki her şeye, yeniden başlamak gibiydi ölüm ardındaki bir şeye. On iki yıl sonrası gelmişti, o zaman söyleyemediklerim şimdi geçmişimdi. Beynimin sayısal parametreleri geride kalmış, duygularım ilk defa beni yönlendiren şeyler olmuştu. Kabullenemedim… Hiçbir zaman yediremedim ki kendime ağlamayı zaten. Şubat soğuğunda doğdum, Şubat’ın kızgınlığında öldüm. Anlayamadığım var oluşum, engelleyemediğim gözyaşlarımdı sebepsiz tutunuşum. Ve bıraktım, başkalaştırdım kendimi. Ve durdum aniden, saçmalaştırmış olsam da benliğimi. Türlü saplantılar edindim kendime, türlü kurgularda bulduğum bedenim ruhsuzca talep edilmeyen girişimlerde. Hazır değildim bazı şeyleri yaşamaya, hazır olamadım hiçbir zaman. Arkadaşlarım vardı, sevdiklerim vardı; yeni bir öğrenci yaşamı peşi sıra alışamadıklarım vardı. Belki her gün sonunda tanıdıklarım ile geçirdiğim zamanlar tutar olmuştu beni. Bu sorun yetmiyormuş gibi bir ölüm sarsmıştı bedenimi. Değişti her şey bir anda, taşındık bilmediğim bir yere. Taşındım hayatımdan girmek istemediğim labirentlere. Uzun süre toparlanamadı dağınıklığım. Öyle bir boşluktu ki iki yılımı harcadığım. Birbirinden farklıydı, birbirine tamamen uzak yıllardı. Birinde içine kapanık, dört duvarı yaşamı olarak gören biri; diğerinde kalabalığın içerisinde kaybolmuş, alkolu ve uyuşturucuyu kendine siper etmiş biri. Hayatı bırakmıştım sanki, içimde tek beslemediğim şeydi yaşam belki. Devam ettim…
Aşık olmuştum, tuhaf ki aşık olmak aklımın ucundan geçmeyen bir şeydi sanki. Reddedildim… İnanması güç bir şey olarak gelmemişti o an belki. Düşüncelerimden, seçicilikten ödün verdim; ilişki olarak görmediğim şeyleri yaşayarak güven duydum bir an kendime. Tekrar başa sardım, aşık oldum. Tuhaf ki aşık olmak aklımın ucundan geçmeyen bir şey değildi sanki. Reddedildim… İnanması güç bir şey olarak gelmişti o an belki. Ardından anlıyordum bir şeyin, bir çok şeyden değerli olduğunu. Ardından anladım ki bir şey hayatımı değiştirebiliyormuş daha önceden ölümü görmüş olduğum gibi. Daha önceden birkaç kez yazmıştım, bu dahi yeter olmuştu yazar biri olarak anılmama. İçimdeki kırgınlık ile kendimi daha çok kaptırdım yazmaya. Yazılarımı iki temel parça oluşturuyor sandım çoğu kez. Biri ölüm, diğeri ise yaşam olarak gördüğüm ulaşılmayan aşk. Yazdıklarımı iki temel şey çelişkiye itiyordu belki. Biri kurgu, diğeri ise yaşamamış olduğum düşlerin dünyamda oluşturduğu boşluğu. Geçmişimi karıştırıyorum kağıtlarda, kara kalem ile çizilmiş sayfalarda. Benim de kapalı bir kutum var anılarımı sakladığım, benim de bir çok anım var yaşanılmışlığın izlerini taşıdıkları. Her şeyim, her şeyimi oluşturan mektuplar Keçiören’i anımsadığım. Bakıyorum da mutlu oluyor gibiyim hatırlayınca. Bazı sayfalar beni üzüntüye sokuyor olsa da. Kendi ellerimle yazmış olduğum sayfalar, yere fırlatılmış bir günlüğün içerisinden koparılmış mısralar. Gözlerinde kayboldum diyerek başlıyor ve 17 Mayıs 2007 tarihi notu ile son buluyorlar. Ellerinle, ellerimle ve kalpten; umutsuz, hüzünlü ve içten… Devam ediyorum karanlığımdaki ışığı bulmamı istedikleri şekilde!
Çok geçmeden buldum yedi gül parçasının içerisinde. Çok geçmemişti ki kaybettim tek bir gül parçası olamadan elimde. Sevgili günlük diyerek başladı, ve bitti… On yedi yıllık hayatlar dahi on sekiz olabiliyordu altı gün düşünme ile. On sekiz yıllık yaşamlar ise son verebiliyordu bir şeylere bir saat düşünerek ile. Çok fazla atıp tutuyormuşum yeni anlıyorum. Biraz da yoğunlaşınca düşüncelerimde on üçten fazla değilmiş yaşadıklarım gerçeğimde. Üçü gerçek, biri hayal. Buymuş demek hayatım on dokuz yılın eşiğinde. Sitemlerim istem dışı olmamıştı hiçbir zaman, istemek dışında bir şeydi düşlerim olmasını beklemediğim her an. Rafa kaldırıyorum tekrardan tozlanmaları için anıları, bir kendimi kaldıramamıştım ki hayatlarından insanların. Hayatımdan insanları… Devam ettim.
Bu şarkı etkiliyor beni, hüznü sanki içerisinde barındırıyor. Bir çok şarkı tetikliyor bedenimdekileri, ruhu sanki içerisinde hapsediyor. Uzun gecelerin sessizliği fısıldarken kulağıma gerçeği, hayal kendini avutuyor sessizliğin içerisindeki boşlukta dileklerini. Bir son bulamamış olsam da yaşantıma, yaşam benim için bir son hazırlamakta görüyor sanki kendini. Nokta ile virgül kaybediyor kendini ünlemlerde. Sorularım işaretsiz kalıyor belirtemediğim sözcüklerde serzenişi. Bu son olsun diyerek bir kez daha yazdım geçmişi, bir kez daha örtbas etmeye çalışmadığım cümlelerdi anlatmaya çalıştığım devrikliğimi. Anlamı yok, devam edeceğim. Kaybım kendime, kaygım değil ki kaybı olsa birinin kendine. Sebebim hiçliğe, nedenim olmayacaktı zaten hiçbir zaman hiçlik sevgiyse. Ve düşlerim kendime, şimdi götürebilir miydin ki beni başka bir güne? Çok geçmeden yakacağım geçmişe dair ne varsa, çok geçmemiş olmalı ki geçmiş yandığında beni de yakacak olsa da. İstedikleri buysa, sorular cümlelerinde bir vurgu ile yansıtılıyorsa. Ben yaşadım… Zaman tekti; düşlerimde ilerliyor olsam da zaman tekti, geçmişe dönüyor olsam da zaman tekti, nokta ardında virgüle sığınıyor olsam da zaman tekti. Devam edeceğim, ışık olmasa da…
20.37-21.34… Ağustos 19
http://www.nozofobi.com

Cengiz Çandar Fethullah Gülen`le `Hicret`te `Hasret` giderdi...

Fethullah Gülen`le `Hicret`te `Hasret` giderme... Cengiz Çandar-BUGÜN Amerika`nın neredeyse orta yeri diyebileceğimiz `rüzgarlı şehir` Chicago`da iki gün geçirdikten sonra, kendimizi, güneyde Teksas`ta, Houston`da bulmuştuk. Michigan Gölü`nün rüzgar estiğinde kesen soğuğundan, Meksika Körfezi`nin dibine, tropikal rutubet ve sıcaklığa geçmiştik... Amerika`dan Avustralya`ya, İngiltere`den Kanada`ya, dünyanın ileri gelen ilahiyat, tasavvuf ve felsefe uzmanları ve `İslamolog`larının `Fethullah Gülen Hareketi` (ve tabii Fethullah Gülen`in kendisi ve dünyanın her yerine yayılmış ve dünyada pek eşi bulunmayan okullar tecrübesi) üzerindeki tebliğlerini dinledik, tartışmalara katıldık. Geniş Amerikan coğrafyasındaki zamanımız, genellikle, kapalı mekanlarda geçti.
Şimdi, Amerika`nın bambaşka bir köşesindeyiz. Kuzeybatı`da. Hoş sonbahar günleri. Sonbahar, Amerika`nın bu köşesinde, özellikle güzellikler saçar. New York`a iki-iki buçuk; Philadelphia`ya bir buçuk saat uzaklıkta. Pennsylvania eyaletinde bir orman kampının içindeyiz. Fethullah Gülen burada. Fethullah Gülen ile birlikteyiz... 104 dönümlük, 10 binayı içeren bir arazinin ortasında, `merkez bina`da nihayet `hasret` giderecektik. Akşam yemeğini beraber yiyecektik. `Hasret` giderecektik sözü öylesine, gelişigüzel sarfedilmiş bir cümle değil. Bir hesapladım, Fethullah Gülen ile en son 1998`de görüşmüş olmalıyız. Dile kolay 7 yıl geçmiş, belki de 7,5 yıl. Bana sanki hiç değişmemiş gibi geldi. Kendisine de söyledim, yüzüne bakınca gayet sağlıklı görünüyordu. Oysa, 7-7,5 yılın acımasız yıpratma ve yıpranma hükmünün, hepimizde izlerini bırakmış olduğu kesin. Bu yılların bendeki farkını, 7 yıl önceki fotoğraflarımdan biliyorum. Fethullah Hoca`nın ya da alışmış olduğumuz hitap tarzımızla `Hocaefendi`nin, aradan geçen bu 7-7,5 yıl zarfında nasıl sağlık sorunlarıyla boğuştuğunu, Amerika`nın bu güzel doğa köşesinin, onun için aslında nasıl bir `çilehane` olarak yaşandığını biliyoruz. Fethullah Gülen`le bunca zaman sonra bir araya gelmiş, onu görmüş olmaktan olağanüstü mutlu olduğumu dışa vurmadım. İçimde yaşadım. Yazıyla bu `kayıt`ı `düşmüş` oluyorum. Bizi, birbirimizi görmekten men eden bir ortam oluşturan, `28 Şubat süreci` idi. Ona yönelik `karakter katli` kampanyaları, televizyonlarda birdenbire tedavüle sokulan, gerçekliği kuşkulu `provokasyon kasetleri`, Gülen`i ülkesini terk etmeye zorlamıştı.
Bunca zaman sonra bir araya gelmemizden çok mutlu oldum. Sanki, içimizden `28 Şubat sürecine paydos` diye avazımız çıktığı kadar bağırmışız gibi hissettiğim için de... Akşam yemeğinden sonra yukarı salona çıktık. Çaylar eşliğinde sohbet. `Eski günlerdeki` gibiydi. Türkiye`de arada bir öyle yapmaz mıydık? Gecenin geç bir saatinde, 104 dönümlük orman arazisi içindeki evlerden birinde bu yazıyı yazmak amacıyla odama çekilip, dizüstü bilgisayarımı kucağıma aldığımda, bazılarının `1000 yıl devam edeceği`ni ileri sürdüğü `28 Şubat dönemi`nin adeta bir `ışık hızıyla` geçip, geride kaldığını aklımdan geçiriyorum. `Örtülü faşizm günleri`... Fethullah Gülen`le görüşemediğimiz günler. Fethullah Gülen`in Türkiye`yi terk etmek zorunda bırakıldığı, tansiyonunun 22`lere fırladığı o günler. Bugünün başbakanı Tayyip Erdoğan`ın hapsi boyladığı günler. Tayyip Erdoğan, Trakya`da üç aylığına gönderildiği `Yusuf yuvası`ndan çıkıp, Ankara`da `Başbakanlık konutu`na yerleşebildiğine göre, Fethullah Gülen ile Pennsylvania`da buluşmamızın, ona konuk olmanın zamanı geldi, hatta geçti demektir. Ama, bir yandan da, Fethullah Gülen`in Türkiye`de yaşayabileceği şartlarda hala bulunamıyor olması, bu `gurbette` ve böylesine bir `hicret`te kalmaya devam etmesi de hüzün verici. `28 Şubat`tan aslında tümüyle `çıkamadığımız`ın bir göstergesi. `28 Şubat`ın tutuklusu` bugün Başbakan olsa da bu böyle. Örneğin, `28 Şubat lanetlileri` nden biri olan benim, `itibarımın` gereği gibi `iade edilmediği`nin farkındayım. Hem, asıl, `28 Şubat`ın zoraki sürgünü`nün de, sürgünü bitmedi. Pennsylvania`da sürüyor. O bakımdan, Fethullah Hocaefendi ile bu `buluşmamız` bana şu an pek `dramatik` geldi... Amerika`da, 104 dönümlük bir orman kampında yaşıyor olduğuna bakmayın; bunca yılı, `merkez bina`daki küçük bir odasında geçirmiş o. Burası aslında onun `çilehane`si. `Gücü`, bir `tasavvuf ehli` olmasından geliyor olmalı. Fethullah Hoca, bir yandan olağanüstü basit ve sade bir insan. Ama, aynı zamanda da aynı olağanüstülükte karmaşık bir iç dünyası var. İnsan, dünyanın nice otoritesinin onun hakkında sayfalar dolu araştırma yapma gereğini niçin duyduğunu Chicago ve Houston`da dinledikten sonra, kendisiyle Pennsylvania`nın bir beldesinde yüz yüze görüşünce daha da iyi anlıyor. Unutmayın, bu basit, sade, utangaç insan, St. Petersburg`dan Yemen`e, Japonya`dan Endonezya`ya, Makedonya`dan Avustralya`ya Türkiye`nin ve Müslüman kimliğin yüz akı 700 okulun, bunların arkasındaki binlerce `meçhul asker`in emeğinin ilham kaynağı. Türkiye`nin dünya çapındaki en etkili, en saygın değerlerinden biri...