7 Mayıs 2012 Pazartesi

ACTA WILL FAIL IN TURKEY


Sevgili daşşaksızlar malumunuz ki pek konu dışına çıkmayı sevmeyen biriyim lakin bu ACTA denen zımbırtı beni feci şekilde rahatsız etmekte.  Sesinizi duyar gibiyim daşşaksızlar ACTA ne diye o yüzden size bir özet geçeyim:

‘’ anti-counterfeiting trade agreement ‘’ kısaca ACTA. Peki nedir bu yasalar, nedir beni ve daha bir çok bloggerı rahatsız eden durum?

Telefonunuz var değil mi ve ya ipadiniz, tablet bilgisayarınız? Eğer bu yasa çıkarsa bunların hepsini unutun. Çünkü içinde bulunduracağınız müzik, film, resim, program hatta yazılar bile size suçlu duruma düşürebilir. Eğer bunları –ACTA’ya göre- yasa dışı bir şekilde temin ettiyseniz sizi hırsızdan daha beter bir duruma düşerebilir.

Ha şimdi diyeceksiniz yahu kim benim telefonuma dokunacak?
Bizzati polis sevgili daşşaksız. Aynı gbt yapılır gibi telefonunuzu bir alete bağlayacak ve yasa dışı olan her şeyin dökümünü görecek. Tabi bu işin görünen kısmı. Bir de görünmeyen kısmına gelelim.

ACTA sayesinde telefonunuzdan istediği bilgiyi kamu yararı adına kopyalayabilecek devlet. Sms, tel rehberi, resim fark etmez. Bireysel özgürlük denen şey kısaca kalmayacak.
Aşağıda ki kısmı değiştirmeden başka bir blogger arkadaştan kopyalıyorum, çünkü Illuminati ve ya benzeri şeyler yazmak bana göre değil.
‘’
Gelin beraber adil bir neticeye varalım şimdi.
 
CFR, Trilateral Komisyon ve Bilderberg toplantıları var oldukları günden itibaren tek bir dünya hükümeti yolunda ilerleyen çalışmalar yapmaktadır. ACTA bu çalışmalardan biridir, zira sahip oldukları medya gücü ile 20. yüzyılın tamamında ve 2000'li yılların şimdiye kadarki önemli bir kısmında, kitleleri istedikleri doğrultuda kontrol ettiler. Fakat internet hala ellerinde değil, zira bunun kontrolü ve denetimi oldukça zor. Internet'i denetim altına almak adına ACTA'yı yürürlüğe koymak istiyorlar ki ACTA öyle bir anda oluşmuş bir yasa tasarısı falan değil. Birkaç yıldır büyük bir gizlilikle ilerlettiler ve sessiz sedasız 22 AB ülkesiyle birlikte ABD, Japonya, Güney Kore, Singapur, Kanada ve Avustralya gibi hükümetlere imzalattırdılar.
 
Hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinde bugün insanlar ACTA'ya karşı yürüyüşler düzenlemekte ve eylemler yapmaktadır (Youtube güzel şey, Behzat Ç'nin son bölümünü izlemek dışında da kullanılabiliyor).
 
Fakat ne hikmetse medyada ACTA ile ilgili neredeyse tek bir kelime dahi edilmemektedir.
 
Öte yandan Twitter'da dahi "ACTA" kelimesi filtre engeline takılmaktadır.
 
Evet evet Twitter, hani şu "Arap ülkeleri Twitter sayesinde organize oldular, Twitter'dan devrim yaptılar" dedikleri site var ya, ha işte o site işine gelmeyen kelimeleri filtreleyebilmektedir. (Bu Arap devrimlerinin dış kaynaklı olduğunu söylediğimizde "komplo teorisi onlar heoeheoeheo" denmişti de, o bakımdan. Kefaya adlı devrimci internet sitesini kimler kurmuştur, kimlerin desteğini almıştır bir baksın şu tatlı su entelleri)
 
Ve ne gariptir ki Öcalan, Gülen, Ak Parti gibi siyasi içerikler bu tür bir engele takılmamaktadır Twitter'da.
 
Tek dünya devletine nasıl gidecekler biliyor musun? Ülke sayısını azaltmayacaklar güzel arkadaşım, puzzle mı ulan bu? Aksine ülke sayısını olabildiğince çoğaltacaklar. Ülke sayısının gelecekte 1000'leri aşacağını söyleyen kişi David Rockefeller'dan başkası değildir.
 
Zira yöntem budur. Böl-parçala-yönet.

O sebeple ki seni her fırsatta bölecekler. Her "farklılığı" bir "ayrım" yaratmak için fırsat belleyecekler. Senin asla birleşmene, örgütlenmene fırsat vermeyecekler.
 
Seni sürekli skimsonik taraf ayrılıklarına bölecekler.
 
Liberal, kapitalist, sosyalist, ulusalcı, muhafazakar, komünist, kemalist, dinci, ilerici, gerici, şucu bucu...
 
İşte o zaman asla bir araya gelemeyeceksin. Karşı olduğun şey aynı olsa bile bir araya gelemeyeceksin, bunun bir önemi kalmayacak. Zira küresel güç, siyonizm ve kapitalizm dedikleri zırvalar karşı olunacak ciddiyette şeyler değildir. Bunlar alt tarafı hayalperestlerin uydurduğu "komplo teorileri"nden ibarettir. ‘’
 


Şimdi anladınız mı aslında arka planda neler döndüğünü, kavrayabildiğiniz mi ACTA’nın ne kadar tehlikeli olduğunu.

Bakın sevgili daşşaksızlar tonla kasmamıza rağmen ##ActaWillFailInTURKEY i biz Twitter’da TT yapamadık ki dakika da ortalama 200 tweet atılırken 1. sırada olan Hashtag için dakikada ortalama 30 tweet atılıyordu.

Siz bakmayın facebook, twitter gibi sitelerin özgürlükçü takıldığına. Onlar köküne kadar şu an sansüre batmış durumda.

Daha geçenlerde Facebook bütün bilgileri Amerikan Devleti’ne vereceğini açıkladı, Twitter daha 2 hafta önce son 2 yılın verilerini görünürde reklam şirketi olan ama aslında İngiliz Hükümeti’ne bağlı bir ajansa sattı.

Bakın sosyal ağlar arttıkça aile kurumu bile çatırdamaya başladı ki zaten bu leş kargası über sapık adamların tam istediği şeydi. Eskiden insanlar evlendirilmeye özendirilirken artık bekar yaşamaya özendiriliyor farkında değil misiniz?

Sizden tek isteğim lütfen duyarlı olun, lütfen oynanan oyunun farkına varın.

Sevgilerimle ve iki kilo tereyağı ile kendinize iyi bakın.

19 Mart 2012 Pazartesi

Sevgili Sığır'ım

Şimdi sana sığır dediğim için alınacaksın, boş koy önemli değil. Aslında nasılsın yaram diye yazmak isterdim ama neyse…

Aslında biliyor musun sığırlar faydalı hayvanlardır. Etinden, derisinden hatta kemiğinden bile faydalanırsın ama senin hiçbir şeyinden faydalanamıyoruz be yiğidim. Dar bir kalıbın adamısın sen. Feysbuktan memleket  kurtaranlar gibisin.

Sen sonu bilinen bir film gibisin, ne olursa olsun değişmezsin, yenileşemezsin, takılır kalırsın hep belli çerçeveler içinde. Ha bu demek değil apolitik ol, Dünya’ya duyarsız ol, hiçbir şeyi takip etme. Aksine tam tersi olman lazım. Malafatı ortaya koyar gibi savunman lazım fikrini, her gününle her dakikanla sonuna kadar takip etmen gerek Dünya’yı, ekşici entel piç gibi olmadan duyarlı olman gerek haksızlıklara, göz yaşına, acıya ve kedere.

Benim söylediğim her şeyi doğru bilme Sığır’ım. Zaten hepsinin doğru olması da imkansız ama gavat herif beni eleştirirken bir argüman ortaya koy be, bak hacı şurası yanlış olmuş de.
Lan sen nesin harbi?

Mal mısın?

Ağır gavat mısın?

Lan ne biçim bir şizofrensin sen. Dinine sahip çık desem şakirt deyip sığırlığı sonuna kadar gösteriyorsun, soruyor musun sen Müslüman mısın diye?

Milliyetine sahip çık bu seni birleştirir dediğimde faşist deyip daha anlamını bilmediğin kavramlar üzerinden ayar vermeye çalışıyorsun.

Oğlum bak senin bu ağır gavatlığına cidden anlam veremiyorum ben. Ulan açıp okuyabildiğine göre cahil değilsin, internete girebildiğine göre elinde imkan var benim yanlış olduğum noktaları araştırıp bu yüzden eleştirebilirsin. Şakirt, yobaz, ırkçı, faşist, komünist, anarşist, anti militarist deyip bilip bilmeden neden yaftalıyorsun be sığırım?

Daha 2 gün önce gene senin türünden bir sığır ellerin kadar beynin çalışsaydı yazmış benim için.  Lan sikimde misin zannediyorsun he?  Olm cidden siktir git, vallahi siktir git. Okuma lan beni bak çok ciddiyim. Benim derdim çok okunma değil lan, öyle niyetim olsa koyardım bloga bir sayaç xxxx kişi bu blogu ziyaret etmiş diye imrenirdin lan. Tek derdim lan benim insanları değiştirebilemek daşşaksız herif. 2 kişi lan 2 kişi eğer 2 kişi cidden okur da araştırırsa yazdıklarımı değme benim keyfime lan o zaman. Vallahi Stoya’yı götürmüş kadar mutlu olurum.

Şimdi Sığır’ım vazgeçecek misin sığır olmaktan he, vazgeçecek misin Dünya’ya faydasız bir insan olmaktan? Olm bak ben dedim diye değişme, değişmen gerektiğinin farkına var da değiş. Kimsenin sözüyle güdülme be Sığır’ım. Herkes koyun, herkese çoban lazım deme lan.
Bilir misin dağ keçileri ne asil hayvanlardır he? Bak onlar özgür, bak onların önünde çobanları yok. Lan insan gibi olamıyorsan o dağ keçisi gibi ol be Sığır’ım ama o dağ keçisi gibi olurken de onlar gibi boş inat yapma be.

Bak Sığır’ım Dünya senin sandığın gibi yuvarlak değil artık. Artık duvarlar yok, sınırlar yok, ortak düşmanlar yok. Sadece çıkarlar ve bunun getirdiği saçma sapan bir düzen var. Lütfen özüne dön be Sığır’ım. Özüne dön ve gel daşşaklarından öpeyim seni. 

10 Mart 2012 Cumartesi

Yeni Yazı

Arkadaşlar malum uzun süredir yazamıyorum. Başladığım 5 tane yazı var lakin hepsi hakkında bir şeyler toparlamaya çalışmak zor ve sancılı bir süreç. Bir hafta içinde falan bu 5 yazının 2'sini büyük ihtimalle bloga koymuş olurum. Şimdiden size biraz ipucu vereyim biri sığırlar biri de korkularla ilgili olacak. haydi kendinize iyi bakın.

Saygılarımla. ( unutmadan tereyağını hazırlayın, daşşağınıza sürücem. )

20 Şubat 2012 Pazartesi

Beklenen savaşa doğru: Armageddon

        Önce armageddon ne size kısaca anlatayım. Armageddon İncil’de geçen çok büyük kanlı bir savaşın adı. Çoğu hristiyan buna inanmasa da Mormonlar, Opus Dei gibi aşırı sağcı hristiyan örgütlerin oluşması için çok çaba harcadığı, bunun için her şeyi yapmaya çalıştıkları kıyametin onlara göre en büyük habercisi. Sanılanın aksine Armageddon kavramı bir tek Hristiyanlığa özgü değil. Musevilikte Melhame-i Kübra, Şii İslamiyette de başka versiyonları mevcut.

     Temele geri dönecek olursak aslında çoğu inanışta buna benzer şeyler var. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını Armageddon ile ilişkilendiren de bolca yazar mevcut günümüzde. Aslında olaya farklı bir açıdan bakacak olursak bu söylemlere de hak vermemek pek mümkün değil. Şöyle ki Birinci Dünya Savaşı’nın nedeni olarak ya da sömürgeleştirme hareketi örnek gösterilir ya da Avusturya Veliahdı’nın öldürülmesi ama olayın bir kırılma noktası var ki kimsenin bu önceki yazılarımda da belirtmiştim Avrupa’da ki Yahudiler’in önemli bir kısmı anti-siyonist, noktalara değdiği pek söylenemez. 1914 yılı itibariyle zaten dünyanın %70’i sömürge halinde. Geriye kalan %30’u da ya yarı sömürge ya da bağımsız devletler. Yani yeni bir sömürge ayışının burada egemen olduğunu söylemek mantıken çok yanlış. Ha sömürgelerin paylaştırılması konusuna değinecek olursak zaten Fransa ve İngiltere’ye bazı sömürgeleri isteyerek İtalya ve Almanya’ya doğrudan ve ya dolaylı olarak bıraktılar. Bu durumda sömürge için savaş çıktı demek biraz mantığa aykırı kalıyor. Gelgelelim İkinci dünya savaşı diye nitelendirilen savaşta çok belirgin bir neden yok. Kağıt üzerinde görünen neden Polonya ve Yahudiler ama şunu da daha yani bir Yahudi devletine karşılar. Neyse bu meseleyi daha fazla deşmenin sanırsam pek bi alemi yok. Biz önemli olan konumuza yani Armageddon’a dönelim.

    Armageddon’un en büyük savunucularıdan biri pek kimse dikkat etmese de Evanjelistler. Evanjelistlerin en büyük özelliklerinden biri Yahudiliğe nefret duymayan tek Hristiyan mezhebi olmaları. Aslında Evanjelistlerin Armageddon’dan ziyade Melhame-i Kübra’ya inandıkları söylenebilir. Evanjelistlere göre İsa’yı çarmıha germesi Yahudiler’in bir göreviydi, eğer İsa çarmıha gerilmeseydi asla kıyamet gelmeyecek, müjdelenen Mesih de doğal olarak gelmeyecekti.  Mesih gelmeyince doğal olarak kıyamet kopmayacak Dünya gitgide kötülüğe batacaktı. ( Vay amk adamların yüklediği misyonu kes.Allah’ın  işlerini bile kendiklerine göre yorumluyorlarya helal olsun cidden).

 

        Evangelistler genel olarak Armageddon’u nükleer bir savaş olarak görür ve bunu Ezekiel 38 ve 39. bölümleri temel alarak “çok şiddetli yağmurlar ve dolu, yangınlar ve kükürdün kaynaması, dağların düşmesi ve yüksek kayaların çöktüğü depremler..

Açıklar. Şimdi sevgili daşşaksızlar size bazı bilgileri aktarayım.  Öncelikle Dünya’da nükleer güce sahip ülkeler.

-ABD: 10.640 adet nükleer silaha sahip.

-RUSYA: 8.600 Adet nükleer silaha sahip.

-ÇİN: 600/1000 Arası Nükleer silaha sahip.

HİNDİSTAN: 200 kadar nükleer silaha sahip.

PAKİSTAN: 65/100 arası nükleer silaha sahip.

İNGİLTERE: 200 adet nükleer silaha sahip.

FRANSA: 350 adet nükleer silaha sahip.

İSRAİL: 100/200 arası nükleer silaha sahip.

İRAN: 10/30 arası nükleer silaha sahip.

KUZEY KORE: 70 kadar nükleer silaha sahip.

 

Şuan bilinen nükleer güce sahip ülkeler bunlar. Tabi bunlara ABD güdümlü nükleer güce sahip ülkeler dahil değil. ( S.Arabistan, Türkiye gibi… )

Tabi bu nükleer silahlar ve ya nükleer güç birden bire ortaya çıkan bir şey değil. Bunun öncesinde bu ülkelere nükleer gücü dağıtan ülkeler var.

-Pakistan, Hindistan ve İsrail: ABD gözetiminde.

-Çin, Kuzey Kore ve İran : SSCB ( Rusya ) Gözetiminde.

-Fransa: İngiltere ve ABD gözetiminde.

 

Şimdi sevgili daşşaksızlar diyeceksiniz ee tonla rakam verdin bundan bize ne? Şimdi size o konuyu da açıklayayım.  Armageddon’un çıkış noktalarından biri de Dünya nüfusunun çok fazla olması. Evanjelistler ve Mormonlar Dünya nüfusunun en fazla 1 milyar olması gerektiğine, Mesih’in anca bu şartlar içerisinde ineceğine inanırlar. ( 70’ler dönemi Dünya’da sürekli insanlara söylenen 2 çocuk tezini anımsayın.)  Bu örgütler her ne kadar inanışlarına aykırı da olsa Dünya’da nüfusunun azaltılması için  her yolu mübah görürler. ( Evliliklerin azalması, eşcinselliğin yaygınlaşması, uyuşturucu kullanımının artması vs…) Aslında bu görüş sadece onlara ait olmasa da ( İlluminati, Tavistock) konum dışında olduğu için bu örgütleri irdelemeyeceğim. ( ayrıntılı bilgi için http://msikkofield.blogspot.com adresine bakabilirsiniz.)

   Çevrenize iyi bakın daşşaksızlar, her gün yeni bir savaş paranoyası dönmüyor mu ortalıkta? Her sabah uyandığınızda yeni bir savaş haberi duymuyor musunuz? İki Dünya savaşı da bangır bangır ve silahları ellerindeyken oldu. Hiç kimse farkında olmasa da şu an 3. Dünya savaşı olmakta, küresel güçler ile küresel olmaya çalışan güçler ellerinden geldiğince birbiriyle çatışmakta. Siz sanıyor musunuz ki 3. Dünya savaşı topla tüfekle olacak? İsrail stuxnet virüsünü İran’ı sabote için yapıyor, Çinli hackerlar her gün durmaksızın Amerikan şirketlerine hack girişimlerinde bulunuyor, Türkiye siber savunma ordusu kuruyor, Rusya hackerlar için üniversitelerde bölüm açıyor. Artık savaş ticarette ve internet üzerinde. İşte bu savaş bittiği an nükleer savaş başlayacak ve o zaman bilin ki daşşaksızlar Armageddon kapımızda.

 

Alın size bol İlluminatili bir şarkı. Kendinize iyi bakın daşşaksızlar.

http://youtu.be/qMxX-QOV9tI

15 Şubat 2012 Çarşamba

HÜCCETİYE: İRAN VE İSRAİL'İN GİZLİ AŞKI

Şimdi sevgili daşşaksızlar bugünde size yine İran eksenli bir yazı sunacağım. Konumuz hüccetiye ama bu o kadar basit değil. Hüccetiye'yi anlamak için Bahaililiği, Anti-siyonist hareketi ve Kah (İşte Öyle) hareketini de anlamak gerek. Bunları size ufaktan anlatıp önce bir şablon oluşturmak gerek.
Bahailik yaklaşık olarak 1830'larda İran'da Mehdi inanaşının uzantısında çıkmış bir din. Tüm dinlerin Tanrı'sının tek olduğunu, herkesin merkezde toplanmasını, kadın-erkek eşitliğini, ırksal,mezhepsel ve dinsel ayrımların ortadan kalkmasını savunur. Aslında geniş açıdan bakacak olursak New World Order yani Yeni Dünya Düzeni'nin temsilcisi bir dindir.
Bahailik özellikle Şii Coğrafyası olmak üzere Dünya'nın her tarafında kendine taraftar bulabilmiştir. Bu kadar bilgi eminim aklınızda bir şablon oluşturmaya yetmiştir. Şimdi başka bir konuya, Anti-Siyonist Yahudiler'e geçelim.
Anti-Siyonist Yahudilik ilk olarak Bahailik gibi 1800'lerin sonunda çıkmış bir fikir. O dönemde Avrupa'da sıkça konuşulan Yahudiler'in devleti olmalı fikrine en çok muhalif tavrı takınan bir oluşum. Şimdi soracaksınız bunlar neden Yahudi devletine karşı, bunlar Yahudi değil mi? Bende bu merakınızı gidermek sizi birazcık aydınlatayım. Anti-Siyonist Yahudiler onları yönetecek devletin Mesih’in Devleti olması gerektiğini söylüyor. Yani bu inanışa göre Mesih gelecek ve Yahudileri Dünya’ya hakim kılacak. O güne kadar da Yahudiler yaptıkların cezasını çekmeli ve devletsiz yaşamalı. Tabi ha deyince de Mesih gelmiyor. Mesih’in gelmesi için çok büyük bir savaş çıkmalı ve Yahudiler’in çok büyük bir kısmı ölmeli. ( Bişiler anımsadınız mı daşaksızlar mesela 2. Dünya Savaşı ) Tabi ilk denemelerinde başarısız oldu bu Yahudi amcalarımız. Onun yerine Armagedon denen bugün bir çok Hristiyan tarikatınında inandığı ( mesela Mormonlar ) savaşı savunuyorlar. Neyse konuyu dağırmadan Kah Partisi’ni de anlatayım ve esas meseleye geçelim.

Kah Partisi ( İbranice İşte Öyle ) temel olarak İsrail devletine karşı bir oluşum. Bir nevi İsrail’de ki anarşist bir parti ama bu durum sizi yanıltmasın çünkü Kah Hareketi aşırı sağcı. Amaçları İsrail’i çok büyük bir savaşa sokarak İsrail’i haritadan sildirmek. Her ne kadar bu size tuhaf gelecek olsa da, bu partinin Anti-Siyonist Yahudiler tarafından desteklendiğini düşünürsek eminim bu olay da size mantıklı gelecektir.

Profesör Abraham Sela’dan bir alıntı ile devam edeceğim.
İsrail sorgu subayı Avraham Sela* karşısında duran adama acımayla karışık bir nefretle baktı. Bu adam Aksa Camii'ni havaya uçurma girişimiyle iki bin yıl sonra gerçekleşmiş İsrail rüyasını bozmaya kalkışmıştı. Herkes, ama herkes biliyordu ki Aksa havaya uçurulursa bir milyarlık Müslüman dünyası İsrail'in başına üşüşecekti. İsrail'in elinde nükleer silahları olabilirdi. Ama bu silahların kullanılması bile topyekûn yok oluş anlamına geliyordu zaten.

-"Bunu anlamıyor musun?" diye hırpaladı adamı Sela "İsrail'in başına üşüşeceklerini, elimizde olan tek vatanı kaybedeceğimizi anlamıyor musun?"

-"Tam da bunu sağlamaya çalışıyordum." dedi adam, tartıştığı birini köşeye sıkıştırmış olmanın heyecanıyla. "Tam da bunu! Dünya ülkelerinin hepsi İsrail'e savaş açmalılar. Yedi bin kişi kalana kadar bütün Yahudiler öldürülmeli. Biz, kalan yedi bin kişi Mabet Tepesi'nin yıkıntıları arasında Rabbimize dua edip, yakarmalıyız. İşte o zaman, o zaman gelecek Mesih. Zeytindağı'na inip bizi kurtaracak. Şehina bizi terk ettiği yerden geri dönecek. İşte o zaman Kudüs'ün sokaklarında aslanla koyun bir arada oynayacak. Bin yıllık barış dönemi başlayacak. Peki, sen bunu anlamıyor musun? Bunlar yaşanmadığı müddetçe Mesih'in gelemeyeceğini anlamıyor musun?"

Şimdi tekrar Hüccetiye’ye geçelim. Hüccetiye Dünya’da savaşın ve kaosun hüküm sürdüğü bir zamanda
Mesih’in geleceğine inanan İranlı bir oluşum. Kendini en çok İran’ın devlet kademesinde hissettiriyor. Bugüne dek bilinen en meşhur Hüccetiye üyesi Mahmud Ahmedinejad. Ahmedinejadla özellikle O’nun Cumhurbaşkanlığı ile ile ilgili çok farklı rakamlar mevcut. Bi kaçına göz atalım isterseniz.

-3 Ağustos 2005 – Ocak 2012 arası İran’ın savunmaya harçadığı para önceki dönemim 1,5 Katı ( Ki İran – Irak Savaşı dahil.)
-Gene bu dönemde İran’da savunma sanayi %600 büyüme göstermiş.
-Savunma sanayinin payı gsmh içinde payını %200 arttırmış.
-Tüm çalışanlarda savunma sanayi %7 istihdama ulaşmış.

Görüldüğü üzere Ahmedinejad savunmaya baya bir harcamış. Peki amaç ne?
Amaç kaos. Kah ve Hüccetiye gibi hareketler aynı anda, aynı doğrultuda 3. Dünya Savaşı’nı çıkarmak için ellerinden geldiğince çalışıyor. Hatırlayın gene Kah Hareketi’ne mensup kişiler 3 yıl önce Aksa Camii’yi havaya uçurmaya çalıştı. Son anda Mossad’ın fark etmesiyle bu olay önlendi.

Aslında olay sadece İran,Kah,Anti-Siyonist Yahudiler ve İsraille sınırlı değil. Geçen yıl Suudi Arabistan 50 Milyar dolarlık silah aldı. Sizce de bunlar bazı şeylerin habercisi değil mi?

Neyse daşşaksızlar başka bir yazı da görüşmek üzere. Başınızı patlattım gene. Bi şarkı dinleyn rahatlayın.


10 Şubat 2012 Cuma

SAKLANAN GERÇEKLER, AMERİKA-İRAN İLİŞKİLERİ

Son dönemde haberler canımı sıkıyor panpalar. Yok İran Hürmüz Boğazı'nı kapatacak, yok Amerika-İsrail İran'a karşı ortak tatbikat düzenliyor, yok Ahmedinecad İsrail ve Amerika'ya sert çıktı, yok bilmem ne bilmem ne...
Bir söz duymuştum zamaında ''Dünya bir oyun sahnesi, siz onu izleyen seyircilersiniz.'' diye. Bugün dönüp bakıyorum bu söze söyleyen ne kadar doğru söylemiş, ne kadar mantıklı konuşmuş diye.
V For Vendetta diye bir film vardır bilirsiniz ve ya okuma kültürünüz varsa George Orwell'ın 1984'ünü. Senaryo ve hikaye aynıdır. Kitleleri korku içinde tut, sanal bir düşman belirle, insanlara yaşamarı için devlete güvenmeleri gerektiğini anlat olsun bitsin. Kitleler nasıl olsa bu olaya inanacak ve koyun gibi hiç bir şeyi sorgulamadan, hiç bir şeye bakmadan ölüp gidecek. Malum 2001'in eylül ayında kısaca 9/11 diye adlandırılan bir olay gerçekleşti. Amerika'nın simgesi sayılan İkiz Kuleler yerle bir oldu ve Amerikan Halkı müthiş bir terör paranoyası içine büründü. Şimdi size 9/11 ile ilgili bir video suncağım. Biraz uzun isterseniz daha sonra da bu videoyu izleyebilirsiniz. http://www.youtube.com/watch?v=cmsfP3TKk6Q
Ben olayı kesinlikle illüminati, tavistock ve ya başka bir örgüte bağlamayacağım. Bu direk olarak Amerikan Hükümeti'nin vatandaşlarını korkutmak adına yaptığı bir girişimdi. Düşünün bi neden Özgürlük Heykeli ve ya Beyaz Saray değil de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon hedef alındı? Aslında bunun cevabı çok basit. DTM'yi vurarak insanlara ekonominin bombok olacağı yönünde sinyaller verildi. ( Ki zaten amerikan ekonomisi bomboktu, bunu örtmek için mükemmel bir fırsat doğdu ellerine. ) Pentagon'u vurarak da Amerikan Devleti'nin askeri harcamalara daha fazla kaynak harcaması gerektiği konusunda insanlar inandırıldı. (ufak not: 99 yılı itibariyle Amerikan Halkı'nın öenemli bir bölümü yapılan askeri harcamaların gereksiz olduğunu beyan etmiştir.). Şimdi sıra geldi en önemli konuya Amerikan Devleti oluşturduğu sanal düşmanları bir an evvel bertaraf etmeliydi. Önce gücünü denemek adına kolay bir av bulması gerekti. 3 Seçeneği vardı Amerika'nın Afganistan, Irak ve Suriye. Aralarında en istikrarsız olan Afganistan yem olarak seçildi ve El-Kaide militanları Afganistan'da eğitim görüyor bahanesi ile Amerikan Kuvvetleri Pakistan'ın desteği ile Afganistan'a girdi. Yanlnız Amerika'nın hesaplayamadığı bir faktör çıktı ortaya TALİBAN!
Taliban'ı anlatayım size kısaca. Taliban 70'lerin başında Dünya'da öğrenci hareketleri almış başını giderken Öğrenciler Birliği adıyla kurulmuş yer yer Marksizm'den ama en çokta şeriatten etkilenmiş bir oluşum. Başlarda sadece siyasi mücadelede bulunsalarda özellikle SSCB'nn (anlamayanlar için Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği - Komünist Rusya) Afganistan'a saldırısıyla birlikte silahlı mücadeye girmiş ve ilerleyen dönemde Afganistan'ın kontorlünü tamamen devralmıştır.
Amerika tam Afganistan'ı yutacağım derken Talibanla karşılaşması başlarda 2. Vietnam vakası olarak değerlendirildi. Çünkü Taliban hem coğrafyaya hakimdi, hemde yerel halktan büyük destek alıyordu. Birinin ya da birilerinin Amerika'ya yardım etmesi gerekliydi ama kimdi? Türki Cumhuriyetler Rusya ile yakın olmaları sebebiyle bu olaya pek sıcak bakmadılar, Pakitan zaten elinden gelen desteği veriyordu, Nato ülkeleri de ilk aşamada muharip güç göndermeye pek istekli değildi, geriye tek bir seçenek kalıyordu, İRAN!
Şimdi bunlar size komplo teorisi gibi falan gelecek hatta bazılarınız siktir git orospu çocuğu falan diyecek ama sakin olun bence. Çünkü size sunacağım deliller baya sağlam pezevenkler. Öncelikle size bir adam takdim edeyim. İşte huzurlarınıza Ayetullah Hatmai. Şimdi diyeceksiniz ismi Ayetullah İranlı ama bize ne? Şimdi bu Ayettulah Hatmai sıradan bir adam değil kendisi İran eski cumhurbaşkanı. Kendisi Muhammed Hatemi olarak da bilinir. Şimdi bakalım bu amcamız ne demiş bu konuyla ilgili.
''Taliban İran'ı bir düşman olarak gördü, bizim İslam anlayışımızı reddetti.'
Talibanın bizim sınırlarımızın yakınında olması bizim için ciddi bir tehlikeydi ve Taliban bizim düşmanımızdı. Amerika'da öyle Taliban'ı düşman olarak görüyordu. Amerikan'nın Taliban'ı devirmesi bizim de işimize geliyordu.
Beyefendiyi durduramıyoruz devam ediyor bu da başka incileri:
''Biz terörizme karşı samimiyetle mücadele etmek istiyoruz, devlet terörizmi buna dahil.Bu İran'ın önceliklerinden biridir.Başarmak istiyorsak bu tehditle savaşmak yetmez Uluslararası işbirliğini arttırarark yollarını da kapamak zorundayız. ( Bm genel konseyi'nde söylendi bu sözler. )
Tüm bu sözlerden sonra İran Afganistan'ki Kuzey İttifakını Amerikan'nın özel kuvvetleriyle savaşmaya ikna etti. Böylelikle bir kaç hafta içerisinde Taliban yönetimi devrilmiş oldu.
Şimdi kameralarımızı başka bir beyefendiye çeviriyoruz. İran eski başkan yardımcısı Muhammed Ali Abtahi. Bu beyin de incileri var elbet, bakalım bu neler söylemiş.
''İran'ın Amerika'ya, Taliban ve El-Kaide'ye karşı büyük çaplı yardımı ilk bu idi. İran'ın yardımı olmadan Amerika'nın bunu başarması mümkün değildi.''
Sanırsam olayları az çok gördünüz taşaksızlar. Yazıyı çok fazla uzatıp sizi daha fazla sıkmak istemiyorum açıkcası. Şimdilik bu yazıyı burada sonlandırıyorum. Sırasıyla İran'ın Irak'ta ki rolü, İsrail-İran ve gene Amerika-İran ile ilgili yazılar yazacağım size. Biliyorum hepiniz tembel adamlarsınız, bunu okurken bile sıkılmışssınızdır O yüzden bu aşrkı da size gelsin eğlenin bakiim.
http://www.youtube.com/watch?v=sS76eS34Y0c&ob=av2e
Görüşmek üzere.
10/02/2012

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Eski Mısır Ve Elektrik

Öncelikle merhaba daşşağına terayağı sürdüklerim.
Konumuz elektirik hani şu Edison yavşağının bulduğu söylenen elektrik var ya ha işte o.Öncelikle fikirleriniz olgunlaşsın diye sizinle bir video paylaşacağım.
Şimdi en azından aklınızda bir fikir oluşmuş olur.Şimdi bizim sahte insanlıımız zanneder ki elektirik 19. asırda bulunda yok öyle bişey.Olayı açıklayayım.Bir İngiliz araştırmacı elinde şarabıyla büyük piramidin içinde demlenirken birden şişeden kıvılcımlar çıktı ve şişe bir dinamo gibi dönmeye başladı.Başlarda bu daşşağı 2 kilo gelen amcamız çok şaşırdı ama sonradan farketti ki kazın ayağı öyle değil.Bu piramitler elektirik yayıyor.Nası yani diyorsunuz şimdi içinizden.Öyle demenize gerek yok amk.Belki bilirsiniz piramitler genelde Nil yakınına inşa edilmiştir.Hiç sorgulamadınız mı acaba neden diye?Ben çok sorguladım daşşağına tereyağı sürdüklerim ve bir gün bir video ( İ.Ü mühendislik 2009 mezunları yanılmıyorsam hazırlamıştı.) izledim.Şok olmamak elde değildi resmen.Öğrendim ki bu piramitlerin altında şöyle kalkerden tabakalar var ve tabi nil nehrinin güzelgahındada.Şimdi diyeceksiniz elektirk ne alaka ? Hemen oraya geliyorum amsızla sürüsü.Şöyle bi alaka var eğer siz suyu yüksek bir debide kalkerli bir tabakadan geçirirseniz bingo elektirk enerjisi elde edeceksiniz.Şimdi diceksiniz iyi de amına goyim Mısır'da kablo mablo bulmamışlar nasıl ilettiler elektriği ona da cevabımız hazır.
Şimdi öncelikle şunu bilmeniz lazım bugün ki piramitler ile o zaman ki piramit pek benzer değil.Neden derseniz Yeni Kahire'nin inşsasında o piramitlerin dış yüzeyindeki kaya tabaaksı sökülüyor ve tabii piramidin tepesindeki altın uçta.
http://www.egiptomania.com/geografia/imagen/kefren.jpg bu resimde gördüğümüz gibi aslında piramitte 2. bir tabaka daha var.
/instamatic0711/instamatic071100051/2065569-macro-shoot-of-one-dollar-pyramid-and-all-seeing-eye.jpg buda aslında pramidin orjinal hali.Evett sevinin daşşaksızlar bu 1 dolar bildiniz. ( Allah Allah 1 Dolarda Gizenin ne işi var !!! )
Kablosuz elektrik iletme teknolojisi diye bir şey var duydunuz mu hiç ?
Chip amcada ki bu videoyu izleyin mümkün mü anlarsınız.Zaten öncelikle modern dünyada kullanan ilk daşşaksız Nicola Tesla Amcamız.
Birde Bonus olarak size bu konu ile ilgili bir video alın bakın daşşaksız kardeşlerim
Şimdi video da tonla ayrıntı var ama benim dikkatimi çeken olgu İskenderiye Feneri.70 Km tam İskenderiye Feneri'nin menzili.Şimdi diyeceksiniz daşşaksızlar 70 km falan filan ne ayaksın diye de söyleyeyim hemen hiç bir yanıcı madde ile 70 km'den görünecek bir ışık yayamazsınız.Bu fiziksel olarak imkansız bir olgudur.Peki kablosuz olarak nasıl bu kadar yüksek bir enerji transfer edilir? Cevabı İskenderiye Feneri'nin şeklinde gizli.
Neye benziyor sizce daşşağına terayağı sürdüklerim ? Ben söyleyeyim devasa bir alıcı. ( Not: Bu fener 135 Metre.Yani yaklaşık olarak 50 katlı bir bina büyüklüğünde.) Şimdi herşeyi yanyana koyduğunuz da anladınız mı herşeyi.
Özet geçiyorum : Şimdi Hadisi vereyim. '' Kıyamet alametlerinden biri de, yalın ayak, çıplak, yoksul koyun-keçi çobanlarının binaları yükseltmekte birbirleriyle yarış ettiklerini ve böbürlendiklerini görmendir.” (Buhari, Fiten: 25; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/313) ''
İllimunati etiketli sikkonun yazılarını okuyanlar bilir bu illimunatici amcaların negatif enerjiyi nasıl oluşturmaya ve yaymaya çalıştıklarını hadisle ve anlattığım konuyla örtüştü mü ? Başka bir yazıda görüşürüz yakında yazarım sanırsam yeni yazıyı.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

.............

Bir Şubat günündeyim.Karların yavaş yavaş erimekte olduğu ve benide yavaş yavaş eritmekte olduğu bir şubat günü.
Tam diyorum bir yıl önce bir şubat günü aniden çıkagelmiştin hayatıma , aniden ruhumu bedenimden ayırmıştın sessizce.
Cümlenin başındaki heyecan , paragrafın sonundaki acı gibiydi herşey.Sessiz ve derinlere işleyen.
Herşey zaten bir oyun değil miydi ? Varolanlar, varolmaya çalışanlar ve sen bir oyun değil miydi bunların hepsi.Gelişin gibi gidişinde olamış mıydı aniden,bir şubat günü ansızın gitmemişydin ? Bırakmamış mıydın
Beni şubat ateşinde yanarken. Ama ağlamamıştım yedirememiştim gözyaşlarını kendime.Dökülmemişti iki damla gözyaşı gözlerimden ama yüreğimin gözlerinde nehirler akmıştı
her an , her saniye isyanlar çekmişti Allah'a neden ben diye.
Biliyordum sende gidecektin tüm sevdiklerim , sevecek olduklarım gibi.Sen gitmesen bile azrail alıp götürecekti seni bende.Ne de olsa kıyamet günü* terketmişti beni sevdiklerim,
bir kıyamet günü* kalmıştım yapayalnız tek başıma.Tektim dünyada o kıyamet günü yaşamı 11 geçe ölüme 20 kala.Sende onlar gibiydin sende.Ansızın sevdirmiştin kendini ve ansızın kaybolmuştun ellerimden.
Onlar beni Ağustos soğuğunda dondurmayı başarırken sen beni yakabilmiştin şubat sıcağında tek başına.

Bir Ağustos günü.Saat 03.02*.Gökkubbenden yıldızlar dökülmeye başlamıştı bedenime.Nerden bilirdim çocuk yüreğimle sevdiklerimi tek bir gecede kaybedeceğimi ? Nerden
bilirdim yüreğimin bu kadar kırılgan olacağını ömrümce.Camdan bir kalp bırakmıştı Ağustosun 17'si bedenimde , almıştı sevdiklerimi benden hiç sormadan.Hiç bir zaman açmamıştım yüreğimi kimselere ve kimselere
dokundurmamıştım ruhumu kırılır diye. Ve Birgün sen geldin.Önce bedenime sonra ruhuma işleyiverdin.Ne kadar karşı koymak istesem de ne yapamadım , uzak tutamadım kendimden her dakika izin verdim daha çok
sahip olmana.Nerden bilirdim dokunduğun yeri tarumar edeceğini,nerden bilirdim beni bu kadar kırıp mahvedeceğini.Nerden bilirdim ruhumu yakacağını,kalbimini un ufak edeceğini.Sadece sevmiştim ben seni.Haketmemiştim
bu kadar şiddeti,acıyı,üzüntüyü,mahvoluşu.Söylesene neydi günahım benim ? Neydi O Ağustos gecesini bana yaşatma sebebin?
Biliyorum Hiç cevap vermeyeceksin bana , hep susacaksın bir lal gibi.Bakışlarınla gene bedenimi dağlayacak , her gördüğümde seni kahrolacağım içten içe.

Yine hayat O Ağustos gecesinin sabahı gibi.
Birinde Ailemi Kaybettim Birinde SENİ....

10 Haziran 2011 Cuma

Başkanlık Sistemi Üzerine Hafif Bir Yorum

Başkanlık sistemi;Belli bir siyasi disiplinin var olmadığı ülkelerde ( Ki Buna Tek Örnek Vardır O da Abd'dir ) uygulanan kuvvetler ayrılığının kesin bir biçimde uygulandığı ama genel olarak yürütmenin diğer kuvvetlerden daha güçlü olduğu bir sistemdir.
Son dönemde oluşan '' Başkanlık Sistemi '' tartışması genel olarak Türkiye gibi siyasi disiplinin yüksek olduğu ülkere uygulanamaz denebilir.Bunu belli başlı şıklar altında açıklamaya çalışacağım.
- Uygulamanın en iyi görüldüğü ülkede ( ABD ) siyasi açıdın herhangi bir akım kuvvetli değildir.Genelde Neo-Liberal politikalar uygulanmaktadır.Yani Cumhuriyeçi Parti ile Demokrat Parti arasında siyasi söylem,tavır,uygulama,ideoloji arasında pek bir fark bulunmamaktadır.Türkiye ve Avrupa'da bir çok farklı siyasi akımın oluşu bu sistemi Türkiye açısından işlevsiz hale getirmektedir.
- Türkiye gibi sounlu ülkelerde '' Başkanlık Sistemi '' uç fraksiyonları saha dışına çıkaracağı için radikalleşmeyi arttıracaktır.Burada Mhp,Bdp ve Sp Gibi belli başlı bir oy oranı sahip ama asla %50 oy alamayacak partiler çözümü sokaklarda arayacaktır.
- '' Başkanlık Sistemi '' mevcut siyasi geleneğide bitirecektir.Çünkü bu sistemde temel olarak Türkiye'de iki blok oluşturacaktır.Oyların % 35'ne sahip bir Sol Blok ve Oyların %65'ine sahip bir Sağ Blok.Bu durum fikirler arasındaki çatışmayı daha da arttıracak ve insanları kesin çizgilerle ayıracaktır.
Temel Olarak Şimdilik Bu Sistem Üzerinde Söyleyebileceğim Bu Kadar.Başka Bi Yazıda Görüşmek Dileğiyle

1 Kasım 2009 Pazar

Gidecek Yerim Yok

SABAH sabah bizim Uğur Ergan aradı, Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği ile konuşmuş.Uğur "Abi Başbakan’ın ’çek git’ ikazı üzerine BM Mülteci Yüksek Komiserliği ile görüştüm. Türkiye’den kovulma haberini gösterirsen seni mülteci kabul edecekler. Ama bir de işkence-mişkence gibi, darp izi var mı diye soruyorlar..." dedi.Uğur’a "var" dedim.*Aslında gidecek yerim yok.Ben başka hiçbir ülkeyi sevmedim.Bu yurdun taşını, toprağını, sulaklarını, denizlerini, ırmaklarını, yaylalarını, kedilerini, kirpilerini sevdim, tanıksınız.Bir dal kesildiğinde yanarım..Ama orman alanını kaçak ev yapan, bana "Bu ülkeden çek git" diyor. Bir yeşil alan yok edildiğinde çığlık attım, canım yandı, ormandaki bir vaşak öldürüldüğünde oturup ağladım.Ama ormanları "2-B arazisi" diye satmak isteyen Başbakan bana ve benim gibi düşünenlere "Çekin gidin" diyebiliyor.*Ben bu ülkeyi severim.Amerika’da okuyan kızlarım yok.Oğluma Washington’da iş vermediler. Kimse benim için yabancılara gidip "Delikten aşağı süpüreceğinize kullanın" da demedi, dedirtmedim.*Ben bu ülkeyi severim.Devrek 125’inci alayda askerliğimi yaptım.Nöbet tuttum.Mataramı parlattım, potinlerimi kaybettim.Askerlikten kaytarmak için rapor-mapor almadım.*Ama Başbakan "Çek git" diyor.Gidemem.Doğrusunu isterseniz bu toplumun göz göre göre dinimizi siyasete alet edenlerin peşine takılması, boşa giden yazılarım, o yalnız kalma duygusu... Bunların tümü canımı yaktı ve sevgili Uğur’a "Darp izi yok da, yürek yarası olur mu?" diye sordum.Olsa da, olmasa da... Benim gidecek başka bir yerim yok...

Bekir COŞKUN

23 Ağustos 2009 Pazar

Şehidim aslanım boşuna mı öldün...

Selam mehmetçik...
Tam yirmibeş yıl olmuş sen bu vatan için şehit düşeli...
Adını bilmiyorum ama “adsız kahraman” olduğundan değil, çünkü gerçekten adın kayıtlı değil...
25 yıl öncesinin gazetelerine baktım, o hain saldırıda bu vatanı koruyan ve korurken şehit düşenlerin adını aradım, bulamadım.
Sonra şehit düştüğün ordunun internet sitesine baktım, orada da adın yazmıyor.
Sadece senin değil, hiçbir şehidimizin adı yok...
Şehidin adı değil ş’si bile yok...
Aradım, taradım, bulamadım...
Anlaşılan uğruna şehit olduğun devlet de, ordu da seni hafızasından silmiş..
...
Senin adını nerede buldum biliyor musun?
İller İdaresi Genel Müdürlüğü’ne ait “Şehitlerimiz ve Gazilerimiz” internet sitesinde...
Anlayacağın İller İdaresi’nin şehidisin sen...
Bundan tam 25 yıl önce 15 Ağustos günü ölen iki şehidimizin ismi var sitede..
Biri Erzincanlı Süleyman Aydın; Eruh’ta şehit düşmüş.
Diğeri Aksaraylı Memiş Arıbaş; Şemdinli’de şehit düşmüş...
İkinizin de fotoğrafı yok, yerine birer gül konmuş...
Sahi hanginizsiniz düşmana ilk kurşunu atan?
Hanginizsiniz ilk vurulan?
...
Evet mehmetçik bugün şehit düştüğün o kanlı baskının yirmibeşinci yıldönümü.
Seni şehit eden teröristlerin yakınları bu günü “festival” olarak kutluyorlar Eruh’ta ve Şemdinli’de...
Seni şehit eden terör örgütünün sözde bayrakları ile sokaklarda halay çekip, zılgıt çekecekler...
İzinsiz değil ama!
Artık sokaklar onlara serbest.
Her şey onlara serbest.
Seni nasıl öldürdüklerini kutlayacak teröristler ve
yandaşları bugün.
Göbek atacak, halay çekecekler.
Cinayetlerinin yıldönümünü kutlayacak katiller.
Ama...
...Ama...
Zavallı ülkemde senin ne adını bilen var ne de mezarını bulup bir fatiha okuyacak insan...
...
Sen ilk şehidimizsin ama seni takip eden üç bin asker şehidimiz var.
Dile kolay üç bin Türk askeri.
Polislerimizi...
Öğretmenlerimizi...
Hemşirelerimizi...
Diğer memurlarımızı da ekleyince dört bin oluyor şehit sayımız...
Sahi ne için öldün sen ey adsız şehit?
Bugünü görmemek için mi...
Devletinin PKK ile masaya oturduğunu görmemek...
Bu suça ortak olmamak...
Bu acıya ortak olmamak için mi?..
...
Keşke biz de ölseydik de görmeseydik bu günleri
aslında biliyor musun?
Sen şehit olarak bir gün öldün.
Biz ülkemizin bölündüğünü görerek...
Hiçbir şey yapamayarak...
Etimizden her gün bir parçayı...
Ruhumuzdan bin parçayı...
Onurumuzdan kaç bin parçayı bırakarak yaşıyoruz...
Toprağın altına giremeyenler olarak yerin dibine
giriyoruz anlayacağın...
...
Biliyor musun peki adsız şehit, devleti idare edenler için sen artık sadece taraflardan birisin?
Onlar için şehit de bir, ölen terörist de...
Diyorlar ki bir şehit anası ile ölen bir teröristin anası birdir, ikisi de aynı acıyı çeker...
Anana bu kahpelik rolünü vermeye kalkanları görmedin iyi ki adsız şehit...
Senin ölmen yetmiyormuş gibi, bir de seni o teröristlerle bir tutuyorlar.
Utanmadan evlat acısından söz ediyorlar...
Söyle ey adsız şehit; hangisinin çocuğuyla birliktesin şimdi cennette?!
Söyle hangi politikacının, bürokratın, sözde aydının çocuğu yanında?!
Hiçbirini göremiyorsun değil mi...
Göremezsin çünkü onların çocukları değil şehit olan.
Evlat acısını bilmezler.
Onlar teröristin acısını hissediyorlar.
Şehidi değil teröristi evlat bellemişler.
Dolayısıyla senin ananla değil teröristin anasıyla görüşüyorlar.
Görüşüyorlar, gülüşüyorlar ve numaradan
ağlaşıyorlar...
...
Seni öldürme emrini veren teröristlerin başı Apo şu an hapiste...
Tüm devlet artık onun sözünü bekliyor...
Evet Apo’yu bekliyorlar.
Onun ne kadar önemli olduğundan, onunla anlaşmak gerektiğinden söz ediyorlar.
Senin katilinle barışmaktan söz ediyorlar.
Acıları söndürmekten...
...
Ama senin acını bilen yok ki şehit...
Senin acını umursayan yok ki şehit...
Sen cenaze törenlerinde hatırlanan, sonra unutulansın ey şehit...
Her bayramda, her kandilde, doğum gününde, ölüm gününde kim geliyor mezarının başına ey şehit?
Zavallı anandan, babandan, kardeşinden, eşinden, çocuğundan başkasını gördün mü başında sana dua ederken?
...
Ve onlar teröristlerle pazarlık ederlerken yeni yeni şehitler veriyoruz bir taraftan.
Son şehit Yusuf Tiryakioğlu.
Ordulu bir mehmetçik..
Onun da fotoğrafı yok.
8 Ağustos’ta şehit düşmüş.
Yani bir hafta önce...
Yani “açılım” yaparken bizimkiler, teröristler boş
durmuyor...
...
Evet adsız şehit...
Adsız kahraman...
Mehmetçik...
Sen öldün vatan bölünmesin diye...
Bu ülke de sana söz verdi kanın yerde kalmayacak diye...
Sen sözünü tuttun, sözün için canını verdin...
Ama kanın hâlâ yerde...
Evet şehidim aslanım boşuna mı öldün...

28 Mayıs 2009 Perşembe

Aşkın Sekizinci Parçası

AŞKIN SEKİZİNCİ PARÇASI
Zaman önemsiz, yirmi sekizlik şubatların tam ortası… Bir şey hatırlamak mümkün değil, henüz çok erken hafızanın oluşması. Her paragraf başı bir anı, her cümlenin sonu ise kalbi büken bir acı. İster miydim bilmiyorum, nerden bilebilirdim ki yazılmamış satırların ifade edeceği anlamları. İstemez miyim bilmiyorum, hem bir yolu bulunmadı ki geçmişin sırlarını yaşamanın. Devam ederdim…
Zaman önemli, sevdiklerim henüz başındaydı her şeyin. Ben ise yeni başlıyordum geleceğin şekillenmesinde etken olan şeylere. Kıyametin kopacağı söylenen zamanın yedi adım gerisinde ayrılmıştı büyüklerim. Tıpkı on iki yıl sonra ebediyen ayrılacakları gibi. Hayal gerçek karışmış bir biçimde hatırlıyorum. Altı ay çok yabancı bir yaşam içerisinde dolanmış durmuştum. Evet altı ay, çoğu düşlerin içerisinde olmasını istemediğim bir gerçeklikte bulunmuştum. Birçok zaman susmuş, birçok zaman durmuştum her şeye karşı. Bazen gülmüş, bazen de ağlamıştım insanlara karşı. Düşünmemiştim belki de, düşünmeyi düşlemiyordum henüz. Farkına varamamıştım belki de, farkındalık uzaklardaydı henüz. Devam ettim…
Yeniden başlıyordum sanki her şeye, yeniden başlamak gibiydi ölüm ardındaki bir şeye. On iki yıl sonrası gelmişti, o zaman söyleyemediklerim şimdi geçmişimdi. Beynimin sayısal parametreleri geride kalmış, duygularım ilk defa beni yönlendiren şeyler olmuştu. Kabullenemedim… Hiçbir zaman yediremedim ki kendime ağlamayı zaten. Şubat soğuğunda doğdum, Şubat’ın kızgınlığında öldüm. Anlayamadığım var oluşum, engelleyemediğim gözyaşlarımdı sebepsiz tutunuşum. Ve bıraktım, başkalaştırdım kendimi. Ve durdum aniden, saçmalaştırmış olsam da benliğimi. Türlü saplantılar edindim kendime, türlü kurgularda bulduğum bedenim ruhsuzca talep edilmeyen girişimlerde. Hazır değildim bazı şeyleri yaşamaya, hazır olamadım hiçbir zaman. Arkadaşlarım vardı, sevdiklerim vardı; yeni bir öğrenci yaşamı peşi sıra alışamadıklarım vardı. Belki her gün sonunda tanıdıklarım ile geçirdiğim zamanlar tutar olmuştu beni. Bu sorun yetmiyormuş gibi bir ölüm sarsmıştı bedenimi. Değişti her şey bir anda, taşındık bilmediğim bir yere. Taşındım hayatımdan girmek istemediğim labirentlere. Uzun süre toparlanamadı dağınıklığım. Öyle bir boşluktu ki iki yılımı harcadığım. Birbirinden farklıydı, birbirine tamamen uzak yıllardı. Birinde içine kapanık, dört duvarı yaşamı olarak gören biri; diğerinde kalabalığın içerisinde kaybolmuş, alkolu ve uyuşturucuyu kendine siper etmiş biri. Hayatı bırakmıştım sanki, içimde tek beslemediğim şeydi yaşam belki. Devam ettim…
Aşık olmuştum, tuhaf ki aşık olmak aklımın ucundan geçmeyen bir şeydi sanki. Reddedildim… İnanması güç bir şey olarak gelmemişti o an belki. Düşüncelerimden, seçicilikten ödün verdim; ilişki olarak görmediğim şeyleri yaşayarak güven duydum bir an kendime. Tekrar başa sardım, aşık oldum. Tuhaf ki aşık olmak aklımın ucundan geçmeyen bir şey değildi sanki. Reddedildim… İnanması güç bir şey olarak gelmişti o an belki. Ardından anlıyordum bir şeyin, bir çok şeyden değerli olduğunu. Ardından anladım ki bir şey hayatımı değiştirebiliyormuş daha önceden ölümü görmüş olduğum gibi. Daha önceden birkaç kez yazmıştım, bu dahi yeter olmuştu yazar biri olarak anılmama. İçimdeki kırgınlık ile kendimi daha çok kaptırdım yazmaya. Yazılarımı iki temel parça oluşturuyor sandım çoğu kez. Biri ölüm, diğeri ise yaşam olarak gördüğüm ulaşılmayan aşk. Yazdıklarımı iki temel şey çelişkiye itiyordu belki. Biri kurgu, diğeri ise yaşamamış olduğum düşlerin dünyamda oluşturduğu boşluğu. Geçmişimi karıştırıyorum kağıtlarda, kara kalem ile çizilmiş sayfalarda. Benim de kapalı bir kutum var anılarımı sakladığım, benim de bir çok anım var yaşanılmışlığın izlerini taşıdıkları. Her şeyim, her şeyimi oluşturan mektuplar Keçiören’i anımsadığım. Bakıyorum da mutlu oluyor gibiyim hatırlayınca. Bazı sayfalar beni üzüntüye sokuyor olsa da. Kendi ellerimle yazmış olduğum sayfalar, yere fırlatılmış bir günlüğün içerisinden koparılmış mısralar. Gözlerinde kayboldum diyerek başlıyor ve 17 Mayıs 2007 tarihi notu ile son buluyorlar. Ellerinle, ellerimle ve kalpten; umutsuz, hüzünlü ve içten… Devam ediyorum karanlığımdaki ışığı bulmamı istedikleri şekilde!
Çok geçmeden buldum yedi gül parçasının içerisinde. Çok geçmemişti ki kaybettim tek bir gül parçası olamadan elimde. Sevgili günlük diyerek başladı, ve bitti… On yedi yıllık hayatlar dahi on sekiz olabiliyordu altı gün düşünme ile. On sekiz yıllık yaşamlar ise son verebiliyordu bir şeylere bir saat düşünerek ile. Çok fazla atıp tutuyormuşum yeni anlıyorum. Biraz da yoğunlaşınca düşüncelerimde on üçten fazla değilmiş yaşadıklarım gerçeğimde. Üçü gerçek, biri hayal. Buymuş demek hayatım on dokuz yılın eşiğinde. Sitemlerim istem dışı olmamıştı hiçbir zaman, istemek dışında bir şeydi düşlerim olmasını beklemediğim her an. Rafa kaldırıyorum tekrardan tozlanmaları için anıları, bir kendimi kaldıramamıştım ki hayatlarından insanların. Hayatımdan insanları… Devam ettim.
Bu şarkı etkiliyor beni, hüznü sanki içerisinde barındırıyor. Bir çok şarkı tetikliyor bedenimdekileri, ruhu sanki içerisinde hapsediyor. Uzun gecelerin sessizliği fısıldarken kulağıma gerçeği, hayal kendini avutuyor sessizliğin içerisindeki boşlukta dileklerini. Bir son bulamamış olsam da yaşantıma, yaşam benim için bir son hazırlamakta görüyor sanki kendini. Nokta ile virgül kaybediyor kendini ünlemlerde. Sorularım işaretsiz kalıyor belirtemediğim sözcüklerde serzenişi. Bu son olsun diyerek bir kez daha yazdım geçmişi, bir kez daha örtbas etmeye çalışmadığım cümlelerdi anlatmaya çalıştığım devrikliğimi. Anlamı yok, devam edeceğim. Kaybım kendime, kaygım değil ki kaybı olsa birinin kendine. Sebebim hiçliğe, nedenim olmayacaktı zaten hiçbir zaman hiçlik sevgiyse. Ve düşlerim kendime, şimdi götürebilir miydin ki beni başka bir güne? Çok geçmeden yakacağım geçmişe dair ne varsa, çok geçmemiş olmalı ki geçmiş yandığında beni de yakacak olsa da. İstedikleri buysa, sorular cümlelerinde bir vurgu ile yansıtılıyorsa. Ben yaşadım… Zaman tekti; düşlerimde ilerliyor olsam da zaman tekti, geçmişe dönüyor olsam da zaman tekti, nokta ardında virgüle sığınıyor olsam da zaman tekti. Devam edeceğim, ışık olmasa da…
20.37-21.34… Ağustos 19
http://www.nozofobi.com

Cengiz Çandar Fethullah Gülen`le `Hicret`te `Hasret` giderdi...

Fethullah Gülen`le `Hicret`te `Hasret` giderme... Cengiz Çandar-BUGÜN Amerika`nın neredeyse orta yeri diyebileceğimiz `rüzgarlı şehir` Chicago`da iki gün geçirdikten sonra, kendimizi, güneyde Teksas`ta, Houston`da bulmuştuk. Michigan Gölü`nün rüzgar estiğinde kesen soğuğundan, Meksika Körfezi`nin dibine, tropikal rutubet ve sıcaklığa geçmiştik... Amerika`dan Avustralya`ya, İngiltere`den Kanada`ya, dünyanın ileri gelen ilahiyat, tasavvuf ve felsefe uzmanları ve `İslamolog`larının `Fethullah Gülen Hareketi` (ve tabii Fethullah Gülen`in kendisi ve dünyanın her yerine yayılmış ve dünyada pek eşi bulunmayan okullar tecrübesi) üzerindeki tebliğlerini dinledik, tartışmalara katıldık. Geniş Amerikan coğrafyasındaki zamanımız, genellikle, kapalı mekanlarda geçti.
Şimdi, Amerika`nın bambaşka bir köşesindeyiz. Kuzeybatı`da. Hoş sonbahar günleri. Sonbahar, Amerika`nın bu köşesinde, özellikle güzellikler saçar. New York`a iki-iki buçuk; Philadelphia`ya bir buçuk saat uzaklıkta. Pennsylvania eyaletinde bir orman kampının içindeyiz. Fethullah Gülen burada. Fethullah Gülen ile birlikteyiz... 104 dönümlük, 10 binayı içeren bir arazinin ortasında, `merkez bina`da nihayet `hasret` giderecektik. Akşam yemeğini beraber yiyecektik. `Hasret` giderecektik sözü öylesine, gelişigüzel sarfedilmiş bir cümle değil. Bir hesapladım, Fethullah Gülen ile en son 1998`de görüşmüş olmalıyız. Dile kolay 7 yıl geçmiş, belki de 7,5 yıl. Bana sanki hiç değişmemiş gibi geldi. Kendisine de söyledim, yüzüne bakınca gayet sağlıklı görünüyordu. Oysa, 7-7,5 yılın acımasız yıpratma ve yıpranma hükmünün, hepimizde izlerini bırakmış olduğu kesin. Bu yılların bendeki farkını, 7 yıl önceki fotoğraflarımdan biliyorum. Fethullah Hoca`nın ya da alışmış olduğumuz hitap tarzımızla `Hocaefendi`nin, aradan geçen bu 7-7,5 yıl zarfında nasıl sağlık sorunlarıyla boğuştuğunu, Amerika`nın bu güzel doğa köşesinin, onun için aslında nasıl bir `çilehane` olarak yaşandığını biliyoruz. Fethullah Gülen`le bunca zaman sonra bir araya gelmiş, onu görmüş olmaktan olağanüstü mutlu olduğumu dışa vurmadım. İçimde yaşadım. Yazıyla bu `kayıt`ı `düşmüş` oluyorum. Bizi, birbirimizi görmekten men eden bir ortam oluşturan, `28 Şubat süreci` idi. Ona yönelik `karakter katli` kampanyaları, televizyonlarda birdenbire tedavüle sokulan, gerçekliği kuşkulu `provokasyon kasetleri`, Gülen`i ülkesini terk etmeye zorlamıştı.
Bunca zaman sonra bir araya gelmemizden çok mutlu oldum. Sanki, içimizden `28 Şubat sürecine paydos` diye avazımız çıktığı kadar bağırmışız gibi hissettiğim için de... Akşam yemeğinden sonra yukarı salona çıktık. Çaylar eşliğinde sohbet. `Eski günlerdeki` gibiydi. Türkiye`de arada bir öyle yapmaz mıydık? Gecenin geç bir saatinde, 104 dönümlük orman arazisi içindeki evlerden birinde bu yazıyı yazmak amacıyla odama çekilip, dizüstü bilgisayarımı kucağıma aldığımda, bazılarının `1000 yıl devam edeceği`ni ileri sürdüğü `28 Şubat dönemi`nin adeta bir `ışık hızıyla` geçip, geride kaldığını aklımdan geçiriyorum. `Örtülü faşizm günleri`... Fethullah Gülen`le görüşemediğimiz günler. Fethullah Gülen`in Türkiye`yi terk etmek zorunda bırakıldığı, tansiyonunun 22`lere fırladığı o günler. Bugünün başbakanı Tayyip Erdoğan`ın hapsi boyladığı günler. Tayyip Erdoğan, Trakya`da üç aylığına gönderildiği `Yusuf yuvası`ndan çıkıp, Ankara`da `Başbakanlık konutu`na yerleşebildiğine göre, Fethullah Gülen ile Pennsylvania`da buluşmamızın, ona konuk olmanın zamanı geldi, hatta geçti demektir. Ama, bir yandan da, Fethullah Gülen`in Türkiye`de yaşayabileceği şartlarda hala bulunamıyor olması, bu `gurbette` ve böylesine bir `hicret`te kalmaya devam etmesi de hüzün verici. `28 Şubat`tan aslında tümüyle `çıkamadığımız`ın bir göstergesi. `28 Şubat`ın tutuklusu` bugün Başbakan olsa da bu böyle. Örneğin, `28 Şubat lanetlileri` nden biri olan benim, `itibarımın` gereği gibi `iade edilmediği`nin farkındayım. Hem, asıl, `28 Şubat`ın zoraki sürgünü`nün de, sürgünü bitmedi. Pennsylvania`da sürüyor. O bakımdan, Fethullah Hocaefendi ile bu `buluşmamız` bana şu an pek `dramatik` geldi... Amerika`da, 104 dönümlük bir orman kampında yaşıyor olduğuna bakmayın; bunca yılı, `merkez bina`daki küçük bir odasında geçirmiş o. Burası aslında onun `çilehane`si. `Gücü`, bir `tasavvuf ehli` olmasından geliyor olmalı. Fethullah Hoca, bir yandan olağanüstü basit ve sade bir insan. Ama, aynı zamanda da aynı olağanüstülükte karmaşık bir iç dünyası var. İnsan, dünyanın nice otoritesinin onun hakkında sayfalar dolu araştırma yapma gereğini niçin duyduğunu Chicago ve Houston`da dinledikten sonra, kendisiyle Pennsylvania`nın bir beldesinde yüz yüze görüşünce daha da iyi anlıyor. Unutmayın, bu basit, sade, utangaç insan, St. Petersburg`dan Yemen`e, Japonya`dan Endonezya`ya, Makedonya`dan Avustralya`ya Türkiye`nin ve Müslüman kimliğin yüz akı 700 okulun, bunların arkasındaki binlerce `meçhul asker`in emeğinin ilham kaynağı. Türkiye`nin dünya çapındaki en etkili, en saygın değerlerinden biri...

Fetullah Gülen Yoksa Müslüman Değil Mi?

AZERBAYCAN İLAHİYATÇILAR BİRLİĞİ BAŞKANI AKİL ALESKER:“Fethullah Gülen Müslüman değil!”

“Dini camianın içinde olan bir insan olarak Fethullah Gülen’i çok yakından izledim. Ermenilerin olduğu gibi bunların da arkasında ADL var. Fethullah Gülen’in okullarının mezunları Türk dilini o kadar iyi bilmiyor, İngilizce’yi biliyor. Fethullah Gülen Türk devletinin bazı yetkililerinin eliyle Azerbaycan’a giriyor.”

Peki Akil Alesker kimdir ? Azerbaycan İlahiyatçılar Birliği başkanı.Yani bu konuda en uzman kişi.Şimdi biraz daha konuyu irdeleyelim.Hatırlayacksınız daha önceki yazımda Fetullah'ın Papa'ya yazdığı mektuba değinmiştim.Şimdi de size başka bir kanıt sunacağım.
http://www.youtube.com/watch?v=yPUVfxzIFNI
(Giremeyenler http://www.ktunnel.com a girip yukarıdaki linki paste edebilirler. ) Fetullah efendi ne hikmetse Papa'nın elini öpüyor.Papa kim ? Katolik Hristiyanlığın Halifesi.Size Bir hatırlatmaya çalışayım.Bir Müslüman bir Hristiyanla dost olamaz.İşte buna göre bi tuhaflık var.Müslümanlık vaazları veren bir tarikat lideri Papa'nın elini öpüyor.Çift çelişkili bir sistem gibi oldu değil mi ? Neyse şimdide eski-solcu - yeni Neo-Liberal ateist Cengiz Çandar ve Fetullah Efendiye Dönelim.
Şimdi, Amerika`nın bambaşka bir köşesindeyiz. Kuzeybatı`da. Hoş sonbahar günleri. Sonbahar, Amerika`nın bu köşesinde, özellikle güzellikler saçar. New York`a iki-iki buçuk; Philadelphia`ya bir buçuk saat uzaklıkta. Pennsylvania eyaletinde bir orman kampının içindeyiz. Fethullah Gülen burada. Fethullah Gülen ile birlikteyiz... 104 dönümlük, 10 binayı içeren bir arazinin ortasında, `merkez bina`da nihayet `hasret` giderecektik. Akşam yemeğini beraber yiyecektik. `Hasret` giderecektik sözü öylesine, gelişigüzel sarfedilmiş bir cümle değil. Bir hesapladım, Fethullah Gülen ile en son 1998`de görüşmüş olmalıyız. Dile kolay 7 yıl geçmiş, belki de 7,5 yıl. Bana sanki hiç değişmemiş gibi geldi. Kendisine de söyledim, yüzüne bakınca gayet sağlıklı görünüyordu. Oysa, 7-7,5 yılın acımasız yıpratma ve yıpranma hükmünün, hepimizde izlerini bırakmış olduğu kesin. Bu yılların bendeki farkını, 7 yıl önceki fotoğraflarımdan biliyorum. Fethullah Hoca`nın ya da alışmış olduğumuz hitap tarzımızla `Hocaefendi`nin, aradan geçen bu 7-7,5 yıl zarfında nasıl sağlık sorunlarıyla boğuştuğunu, Amerika`nın bu güzel doğa köşesinin, onun için aslında nasıl bir `çilehane` olarak yaşandığını biliyoruz.
Bu yazı Cengiz Çandar'ın kaleminden ( http://www.tumgazeteler.com/?a=1155594 ).Peki Çandar'ın bilmediğimiz meziyetleri nelerdir? Ben söyleyeyim Ameriakan Ajan(uşak)lığı.Şimdi diyebilirsiniz komplo teorisi diye.Bunu ben söylemiyorum.Bir zamanlar beraber program yaptığı Emre Kongar söylüyor.Hemde canlı yayında yüzüne karşı.Şimdi burada biraz düşünceler devreye giriyor değil mi? Hatırlarsanız Bundan bi kaç yıl önce S.Yüksel Cebeci Fetullah ile ilgili ele aldığı yazıların birinde belgeleriyle beraber ajan olduğunu söylemişti ve bunun üzerine binlerce ölüm tehdidi almıştı.Olaya birde bu açıdan bakınca buna iki dostun buluşması değil iki ajanın buluşması gibi gibi görünüyor.Fetullah da Amerikancılığı savunuyor Özal'ın Danışmanı Neo-Liberal Cengiz Çandar'da tesadüf olsa gerek!

15 Nisan 2009 Çarşamba

TAYYİP - FETULLAH-AMERİKA-VATİKAN DÖRTGENİ

R. Tayyip Erdoğan kimine göre karizmatik bir siyasi lider, sade bir kişilik,alternatifi olmayan kişi.
Fetullah Gülen denilen şahsiyet ise yine kimilerine göre Allah'ın yeryüzündeki Gölgesi'nin gölgesi(tanımı merak ediyorsanız mail atın) , mübarek kişi,her dediği doğru olan kişi.Şimdi diyebilirsiniz ikisinin ilişkisini anladık Amerika-Vatikan nereden geliyor?
Bilindiği üzere Fetullah Amerika'da yaşıyor.Tayyip te Akp'nin temellerini Amerika'da atıyor.Şimsi size bunun bariz delillerini gösterelim.

Öykü, AKP'yi iktidara taşıyan 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD ziyaretinde başlıyor. Ocak 2002 tarihinde gerçekleşen bu ziyarette Erdoğan, ABD'nin savunma eski bakan yardımcılarından "Karanlıklar Prensi" diye tanınan Richard Perle ile gizli bir görüşme yapıyor. Erdoğan, gayri resmi nitelikteki bu gizli buluşmada, AKP'nin başta Irak konusu olmak üzere, ABD'nin küresel siyasetlerini destekleyecekleri yönünde güvence veriyor. Cüneyd Zapsu, Erdoğan'ın daha başbakan olmadan Washinton'un etkin kişileriyle ilişki kurmasını 'Çizmeli Adam' lakabıyla tanınan Grenville Byford adındaki arkadaşı kanalıyla sağlamış. Zapsu'nun Byford'la dostluğu ise Davos toplantılarına dayanıyor. Boston'da 'Birahanelerr Kralı' olarak ün yapan ve şirket stratejileri danışmanlığıyla tanınan Byford'un eşi Orit Gadiesh de, bu gizli ilişkiler yumağının önemli bir parçası olarak karşımıza çıkıyor."Gadiesh, iş çevrelerinin saygın dergisi Forbes tarafından 'Dünyanın en güçlü 91. kadını' seçilmiş bir İsrailli. İsrailli bir generalin kızı ve ayrıca hem İsrail'in eski başbakanlarından Şimon Peres'in baldızı hem de en yakın danışmanlarından biri. Daha 17 yaşındayken İsrail Genelkurmay Başkanı'nın askeri istihbarat biriminde asistanı olarak çalışma hayatına başlamış."Kuşkusuz ABD yönetiminden, Ocak 2002'de Washington'a gelen ve hiçbir resmi sıfatı olmayan Erdoğan'la resmi temas kurması beklenemezdi. İşte bu noktada, Zapsu'nun dostları Byford ve eşi Gadiesh, Erdoğan için Washington yönetimi adına hareket eden ve 'Şahinler' grubunda yer alan Perle ile gayri resmi bir görüşme ayarlıyor. Bu gizli buluşmada Perle, Erdoğan'a ABD'nin özellikle Ortadoğu'ya bakışını anlatıyor, Irak'ta Saddam rejimine son verileceğinin altını çiziyor. "Erdoğan da bu kahvaltılı buluşmada, ABD'nin Irak konusundaki tutumunu desteklediğini söylüyor, Perle'e kendisinden söz ediyor, lideri olduğu partisi AKP hakkında bilgi veriyor. (...) 3 Kasım seçimlerinde milletvekili olamayan Erdoğan, seçimlerin ardından tekrar Washington'a gidiyor. Erdoğan, bu ziyaretinde de resmi bir sıfat taşımamakta, sadece AKP Genel Başkanı olarak temaslar yapmayı planlamaktadır.
Size bir hatırlatma ABD denen Mason/Para devleti tarihi boyunca sadece işine gelen (kullanabileceği) parti başkanlarıyla görüştü.Bu noktayı burada bırakalım şimdi gelelim Fettoş efendinin papaya yazdığı mektuba:
HOCAEFENDI'DEN PAPA'YA MEKTUP Pek muhterem Papa cenaplari, Uc buyuk dinin dogum yeri olarak bilinen topraklarin dunyayi daha iyi yasanabilir bir mekan kilma yolundaki kutsal misyonumuzu tam manasiyla bilen halkindan size en icten selamlari getirdik. Yogun gundeminizde bize zaman ayirarak sizinle muserref olmayi bahsettiginiz icin zatialilerinize en derin kalbi tesekkurlerimizi sunariz. Papa 6. Paul Cenaplari tarafindan baslatilan ve devam etmekte olan Dinlerarasi Diyalog Icin Papalik Konseyi (PCID) misyonunun bir parcasi olmak uzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edisini gormeyi arzu ediyoruz. En aciz bir sekilde hatta biraz curetle, bu pek kiymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mutevazi yardimlarimizi sunmak icin size geldik
Mektubumuzdan sonra birde dinler arası diyalog masalına ve Abant Platformu denen garabete bakalım.
II. Paul'ün 1991 yılında ilan ettiği Redemptoris Missio (Kurtarıcı Misyon) isimli genelgesinde aynen şöyle diyordu: “Dinlerarası diyalog, Kilise'nin bütün insanları Kilise'ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır... Bu misyon aslında Mesih'i ve İncil'i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. “ 1964 yılında 2. Vatikan Konsilinde kurulan 'Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası'nın 1973 yılında, sekreterlik görevine getirilen Pietro Rossano, Sekreterya'nın yayın organı Bulletin'deki bir yazısında şunu belirtiyordu: "Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, Kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil'i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilise'nin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih'in sevgisini ve Mesih'in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilise'nin İncil'i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır." Pietro Rossano, ayrıca diyaloğun şartlar gereği ortaya çıktığını, İseviliği ilk yayan Havarilerin metodu olduğunu şöyle ifade etmektedir: “Kilisenin henüz bulunmadığı yerlerde tesis edilmesi için yapılan bir faaliyet olarak anlaşılan misyon, artık diyalog olmadan başarıya ulaşamaz.” Diyalog Kilise Misyonunun bir parçası 1984 yılından beri "Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası"nın başkanlığını yapan Kardinal Francis Arinze ise, geçmişten bugüne gelinen noktayı anlatırken bunun Kilisenin bir misyonu olduğunu ifade etmektedir: "Papa VI. Paul'ün vizyonu gerçekleşmektedir. Çünkü dinlerarası diyalog, Kilise misyonunun normal bir parçası olarak görülmektedir" (Bulletin, 59/XX - 2, 1985, 124).
Küçük bir hatırlatma.İslamiyet bir müşrikle arkadaş olamazsınız der.Fettoşun dininin sağlamlığı burada apaçık görülmekte.Dönelim Abant Platformu garabetine:Papa II.John Paul'un 16 Nisan 1995 te yaptığı açıklamaya:
‘’Özellikle Kürtleri,Filistinlileri ve Latin amerikadaki gurupları siyasal haklar elde etmek için silahlı mücadelede bulunmaya son vermeye çağırıyorum.Toplumda karşılıklı kabule ve saygıya dayalı kullanılabilir (equitable) çözümün tek yolu vardır.Diyalog.Ben onları bir an önce diyalog başlatmaya davet ediyorum.’’Bu Papalık çağrısından sonra ilginç gelişmeler oldu.İlkin Belçikada,sonra da Almanyada ‘’Diyalog’’ gurupları oluştu.Hemen ardından 1995 yılının Eylül ayında ‘’Pkk diyalog istiyor’’ sesleri yükseltilmeye başlandı.Bunları ‘’Türkiye diyalogdan kaçıyor’’ şeklindeki batı basınının manüpile edilmiş haberleri izledi.Türkiye yeniden insan hakları örgütlerinin boy hedefi haline getirildi.Vatikanın ve onun bürokrasisinin Türkiyedeki siyasi gelişmelerle doğrudan ve açıklanmış iradeyle ilgilenişi işte bu 16 nisan paskalya konuşmasından sonra hız kazandı.Ne hikmetse bu güne değin ‘’Diyalog’’ sözcüğünü telaffuz bile edemeyen bazı çevreler ‘’Din’’ aşkına ‘’Diyalog ve Hoşgörü’’ toplantıları düzenlemeye başladılar.
Allah Allah bunlar size bir yerden tanıdık geliyor mu ? Mesela Abant civarlarından.
Daha fazla ne söze ne saza gerek var.Anlayan gerçekleriyle kişileri görür.Anlamayan ömür boyu köle gibi sürünür.

Kaynaklar:http://www.duslersokagi.com/off-topic/t16139-fethullah-gulen-ve-gizli-kardinal-iddiasi-dogru-mu.html
http://www.ulku-ocaklari.com/serbest-siyaset-kursusu/papa-2-john-paulun-gizli-kardinalleri-21811.html
http://kutsalkitaplar.net/
Erol Mütercimler - Komplo Teorileri
Aytuç Altındal

14 Nisan 2009 Salı

12. Dalga Komedisi

Dün bir operasyon yapıldı.Ergenekon 12.dalga.Sebebi ve ya nedeni önemli değil.Önemli olan gözaltına alınan iki kişi.Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan ve Baba Beni Okula Gönder kampanyasın mimarı Tijen Mergen.
Mantiki olarak düşünüyorum.Türkan Saylan ve terörizm.Aynı cümle içerisinde olması bile korkunç.-Eğer aynı cümle içinde siz vicdanınız rahat bir şekilde söyleyebiliyorsanız sorun yok.-Yıllarını cüzzama ve eğitime harcamış önemli bir şahsiyet.Üstelik beş yıldır kanserle mücadele ediyor.Daha da küçük bir ayrıntı var.Türkan Saylan 74 yaşında.Darbe için bayağı genç bir yaş.Bu koşullarda Türkan Saylan darbe yapacak.İnanması güç ama yapacak birşey yok.Tabi bir de aynanın diğer tarafına bakmak lazım.Çydd'nin kurucusu. En önemli misyonu genç beyinleri Fetullah Efendi'nin zehrinden korumak.Bu çerçevede 36 bin kız , 29 bin üniversite öğrencisine burs sağlıyor.Önemli bir ayrıntı bu burs sağlayan firmalar arasında Alman Metro Grubu var.O zaman yeni bir dalga daha gerek.Operasyonun Kıbrıs ayağını geçtik.Azerbeycan ayağı yakın ama daha yakın ayağı Almanya gibi görünüyor.Yani anlayacağınız Süper Savcımız Öz'e göre darbe Almanya destekli olabilir. Aman ha dikkat edin.
Sizi şimdi başka bir noktaya götürmek istiyorum.Bundan 3 yıl önce Samanyolu Tv adlı medya kuruluşunda bir dizi vardı. Yağmurdan Sonra.Biraz takip ettiyseniz orada çok gizli bir örgütten ( Ergenekon bu olsa gerek) , darbe planlarından ve bunların ortasında olan oradaki tanıma göre çağdaş yaşamcı görünüp Türkiye'yi yıkmaya çalışan bir dernekten bahsedilirdi.Şimdi bu olaylara bakıp aslında herşeyin Fetullah Hoca Efendi destekli olduğunu görmemek körlük olur herhalde.
Şimdi diğer önemli şahşiyet Tijen Mergen'e gelelim.Daha önce de söylediğim gibi Baba Beni Okula Gönder kampanyasının mimarı.Boğaziçi mezunu.Mimarı olduğu kampanya çerçevesinde 28 kız öğrenci yurdu üstlenildi, Kars’ta inşaatı süren yurt hariç 27’si hizmete açıldı. 10 ilköğretim okulu yapılmış ve 7.156 kız öğrencinin 3 yıllık bursları karşılandı.Yurtlarda öğrenci kapasitesi 3.185’e ulaştı. Bu yıl yurtlarda barınan 96 lise son sınıf öğrencisinden 26’sı üniversiteyi kazandı.2008-2009 eğitim dönemi ilk yarıyılında burs alan ve yurtlarda kalan kız öğrencilerinin 2 bin 331’i teşekkür, bin 182’si takdir ve 88’i onur belgesi aldı.Baba Beni Okula Gönder kampanyası, ulusal ve uluslararası alanda pek çok ödül aldı.Burada bir ayrıntı daha var:bu kampanya ÇYDD ile birlikte ortak yürütülüyor.Yani Türkan Saylan'ın evi aranırken Tijen Mergen'in tutaklanmaması komedi olurdu değil mi?
Olayın birde farklı bir boyutu var ki kimse görmek istemiyor ya da görmüyor.Bu kampanyaların hepsi doğuda aydınlar yetiştirmek, eğitim düzeyini arttırmak için yapıldı başka bir neden yok.Şimdi biz de bir komplo teorisi üretelim.Acaba 12. Dalgada Pkk'nın ve Aşiret Ağalarının parmağı mı var?


Kaynak:http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11426599.asp?gid=0&srid=0&oid=0&l=1